Ters Yüz - Bölüm 2
Aslında başta her şey çok iyiydi. İş görüşmesinde ikimiz de aradığımızı bulmuş gibi görünüyorduk. Ben yerli ve yabancı birkaç büyük firmada çalıştıktan sonra, insani vasıflar ne kadar azsa o kadar makbul karşılanan ortamlardan uzak durmak istemiş ve nedense bu küçük firmada işlerin daha farklı ilerleyeceğini umarak görüşmeye gelmiştim. Burası yerli bir aile şirketiyken Almanlar tarafından satın alınmış, sadece kâğıt üstünde uluslararası bir firma olmuş, alabildiğine yöresel çalışanlarıyla üzerine uymayan elbisesine girmeye çalışıyordu. Sedat da bu eski düzenden kalma elemanlardan biriydi; liseyi bitirip askerliğini tamamladıktan sonra bu firmaya girmiş, iyi çalışmış ve sadık bir eleman olmuş. Zamanla finans müdürlüğüne kadar yükselmiş. Üniversite mezunu olmadığı ve yabancı dil bilmediği için normal şartlarda uluslararası bir firmada bu ünvanla çalışma ihtimali olmadığının farkındaydı ve bunu kaybetmemek için çevreden gelebilecek olası tehlikelere karşı her an tetikteydi.
İş görüşmesinde karşılıklı kendimizi pazarladığımız için birbirimize en iyi yüzümüzü göstermiş ve birbirimizi sevmiştik. Ben, özgeçmişi onunkinden daha kuvvetli, vasıflı duran ve güler yüzlü bir eleman görünümündeydim. O ise önceki müdürlerime kıyasla daha cana yakın, rahat ve babacan bir müdür görünümündeydi. İkimiz de durumdan memnunduk, işe başlamıştım.
Bu, beş yıl içindeki dördüncü iş yerimdi. Sık sık iş değiştirerek sorun iş yerlerindeymiş gibi davranıyordum, oysa sorun çok başkaydı. Yanlış tercih sonucu üniversitede bana uygun olmayan bir bölüm okumuştum ve bu şirketlerdeki halim, bir sebeple koyun sürüsünün arasına karışmış şaşkın bir tavuktan farksızdı; etrafıma bakıyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor, uyum sağlamak için uğraşıyor ama bir türlü kendimi konumlandıramıyordum. Bu sebeple, içinde bulunduğum sürüyü değiştirmenin bir anlamı olmuyordu. Uyum sağlamak yerine bir tavuk olduğumu kabul ettiğim güne kadar bu kısır döngü devam etti.
Bu iş yerine de eksi ile başlamıştım. Sedat’ın zamanla daha çok gün yüzüne çıkan, tahammül edemediğim karakteri ise durumu daha da katlanılmaz hale getiriyordu.
Sedat, o güne kadar ayrı ayrı insanlarda gördüğüm birçok kötü denilebilecek özelliğin hepsini bünyesinde toplamıştı. Daha önce alkolik insan tanımıştım. Kadın görünce gözleri birbirinden bağımsız ne tarafa döneceğini şaşıran adamlar, düzen ve temizlik takıntısı olanlar, çenesi düşükler, aşırı yalakalar, kontrol delileri, cimriler, kıskançlar, dedikoducular görmüştüm. Her birinin insan bedenini sarstığı bu özelliklerin tamamı Sedat’ta toplanmıştı.
O sabah da içeri girdiğimde masaların arasında dolaşıyor, milletin kahvaltısından tırtıklıyordu. İş yerinin verdiği yemek kartını yemek yemek için kullanmaz, onunla evine market alışverişi yapardı. Öğle arasında genellikle hiçbir şey yemeden ofiste vakit geçirir, bazen de insanlara yemekte eşlik edip en fazla bir kâse çorba içerdi.
Sabahları ofise erken gelir, akşam da geç çıkardı. Elemanlarından da- yani ben ve daha sonra bahsedeceğim Hakan’dan- aynı şeyi yapmalarını beklerdi. İşimizin olup olmamasının bir önemi yoktu, erken gelip geç çıkmalıydık.
Özel hayatına gelince… Sedat’ın bir karısı, bir kızı, bir de yazlığı vardı. Karısının erkeksi giyim tarzı, kısacık kesilmiş boyasız gri saçları ve mesafeli duruşu muhtemelen evdeki kıskançlık tartışmalarını en aza indiriyordu. Bu tarz, kadının kendi tercihi miydi, yoksa Sedat’ın zaman içinde ufak yönlendirmeleri sonucu mu oluşmuştu bilmiyorum.
Kızı ise Sedat’ın tam anlamıyla başının belasıydı. Sedat canını dişine takmış, akademik hayatla alâkası olmayan, aklı bir karış havadaki bu deli dolu kızı üniversiteye sokmaya çalışıyordu. Paralar döküyor, özel öğretmenler tutuyordu ama nafile… Kızının enerjisi öyle yüksekti ki, onu masada oturtup test çözdürmek hem onun hem de babası için işkenceydi. Onu sürekli arkadaşlarının çocuklarıyla ve hatta benimle bile kıyaslıyordu. Kızını olduğu gibi kabul etmek yerine, başkaları gibi olmasını istiyordu. Bir ara, hayallerinden vazgeçmeyen ama kızından ümidi kesen Sedat, ona biraz daha fazla soru çözdürmenin yolunun sakinleştirici ilaçlardan geçtiğine karar vererek, aileyi toplayıp bir psikiyatristin yolunu tuttu.
Bu üç kişilik çekirdek aile yazlarını Ege’deki yazlıklarında geçirirlerdi. Hanımlar tüm yaz orada olur, Sedat da yıllık izni kadar onlara katılırdı. Bedeni orada olurdu ama kafası sürekli iş yerindeydi. Her gün arardı. Eğer biz onu arayıp rapor vermediysek rahatsızlığını gayet net ifade eden ses tonuyla konuşurdu. Tatil ne ona huzur verirdi ne de bize. Sonunda dönerdi ve hepimiz rahatlardık. Döndüğünde de muhteşem bir tatil geçirdiğini, mangal sefalarını uzun uzun anlatırdı. Hayattaki en büyük zevki, mangalın başına birkaç arkadaşını ve ailesini toplayıp, bir elinde içkisi, bir elinde yelpazesi ile etleri pişirirken aralıksız konuşup insanları eğlendirmekti. Aslında insanların piknik organizasyonlarında ‘mangalcıbaşı’ olarak çalışsa, kendisi ve çevresi için daha hayırlı bir iş yapmış olurdu.
İş yerinde de neşeli tavırlarıyla herkesi eğlendirir ama konu yapılacak satışlara onay vermeye gelince insanları canından bezdirirdi; birilerinin ona işinin düşmesinden müthiş bir haz alıyordu. İnsanlar da bunu çok iyi bildiklerinden arada hediyeler getirerek, iltifat ederek ya da iyi-kötü, yaptığı her espriye gülerek aralarını iyi tutmaya çalışıyorlardı. Eğer işi düşen kişi az sayıdaki kadın çalışandan biriyse işi biraz daha kolay oluyordu; sadece ufak sataşmalarına ve özel hayata müdahil olmasına tahammül etmesi gerekiyordu. Bu kadın çalışan odadan çıkarken muhakkak arkalarından, fiziksel özellikleri ile ilgili, o kişinin duymayacağı ama kalan herkesin duyacağı şekilde bir yorum yapardı: 'Melek iyice kilo aldı.' 'Aslı da çok uğraşıyor kendiyle ama hâlâ bulamadı birini.' Kıyafetlerimdeki zaman içinde yaşanan değişimin sebebi bu tavırdı. Yüzüme karşı fiziksel özelliklerimle ilgili herhangi bir yorum yapmazdı tabi, ama herkesi incelediği gibi beni de incelediğinin farkındaydım. Bir defasında karısının, mamografi yapılırken canının yandığını anlatıp, muhtemelen konu sağlık olunca yanlış anlaşılmaz diye düşünerek, kendi göğüslerini tutup benimkilere de bir bakış atarak, 'Canan Abla’nınkiler de çok büyük değil seninki gibi,' diyerek bunun muayene sırasında dezavantajlı bir durum olduğunu söyleyip içini dökmüştü bana. Bir defasında da sanki benimle hiç ilgilenmiyormuş, kadın olarak farkımda bile değilmiş gibi bir hava estirmek için 'Sen de aslında güzel bir kızsın, hiç o gözlükle bakmamıştım ben,' dedi. Pörtlek gözlerinin yaptığı analizden tiksineyim mi, 'Gözlük değil, göz olacak,' diye düzelteyim mi bilemedim o an. Aslında ikisini de yaptım içimden, dışımdansa gülümseyip teşekkür ettim. Eğer orada kalmak istiyorsam başka seçeneğim yoktu. Söylediği ya da yaptığı herhangi bir şeyi onaylamamak, savaş açmak demekti ve bu durumda elindeki tüm gücü karşı tarafa acı çektirmek için kullanmaya hazırdı.
Yetkisi onunkinden daha düşük olan çalışanların karşısında ne kadar büyüklük taslıyorsa, genel müdür Banu’nun karşısında da o kadar eziliyordu. Hitap şekli olarak iş yerlerinde artık eskiye oranla daha az kullanılan 'efendim' kelimesi Sedat’ın ağzından düşmüyordu. Kadının karşısında iki büklüm oluyordu adeta. Banu müşterilerle ilgili bir şey sorduğunda, basit bir soru olsa bile Sedat’ın bütün vücuduna adrenalin pompalanıyor, soruyu eksiksiz yanıtlamak için bilgisayarını ve bizleri seferber ediyordu. O kadar geriliyordu ki alnı, elleri terliyordu. Tatmin edici bir cevap verirse, Banu’nun memnuniyetiyle birlikte o da biraz gevşiyor, histerik bir gülme tutuyor ve aralıksız konuşmaya başlıyordu.
İşle ilgili konuşmalar bittiğinde başka herhangi bir isteği var mı diye soruyor, arabasının bakımından evinin ihtiyaçlarına kadar her şeyiyle ilgileniyordu. Banu da bu durumdan faydalanmayı iyi bildiği için her seferinde bir şey rica ediyordu Sedat’tan. 'Tabi efendim, hemen efendim, nasıl isterseniz efendim…'
Sedat’ın bu tavrı tabi ki Banu’nun şahsına duyduğu saygıdan değil, otorite karşısındaki korkaklığındandı, çünkü Banu arkasını döner dönmez dalga geçmeye başlardı. Sık sık laf attığı muhasebe müdürüne seslenip onu da dahil ederdi seviyesiz şakalarına:
— Lan oğlum Atalay, Banu’ya yılbaşı hediyesi olarak jartiyer alayım diyorum, ne dersin?
— Yok lan, yakışmaz ona.
Ne yalakalıktan yerlerde sürünürken düştüğü halin, ne de istisnasız herkesin arkasından konuşmasının yarattığı tiksintinin farkındaydı. Bana öyle geliyordu ki, kimsenin onda hatırı yoktu. İnsanlar onun gözünde, çıkarı için kullanılacak varlıklardı. Gerçekten sevip saygı duyduğu birileri var mıydı hayatında, şüpheliydim. Yine bir gün Atalay’la muhabbet ediyorlardı; Atalay’ın eşi ameliyat olacağı için biraz endişeliydi. Sedat da ona teselli olsun diye kendi eşinin de daha önce benzer bir ameliyat geçirdiğini ve sonrasında hızlı toparlandığını anlattı ve ekledi:
— Yapacak bir şey yok Atalay, bu saatten sonra yenisini alacak halimiz yok, elimizdekini yaptırıp yaptırıp kullanacağız.
Erkek ağırlıklı ortamda gülme krizlerine vesile olan bu cümleden ben payıma düşen kısmı ne yapacağımı bilemedim. Sedat, dünyanın en güzel şakasını yapmış olmanın verdiği keyifle bana döndü. 'Ya gül ya terk et' ikilemine biz kez daha düşmüş ve gülüp kendimi bilgisayarın ekranıyla olabildiğince gizlemeye çalışmıştım.
Neşeli hallerinin gerisinde onu içten içe tüketen takıntılı düşünceleri Sedat’ın hayatının her yerindeydi. Yaptığı işi düzgün yapıyordu ama sorun şuydu ki ortalıkta dolaşıp gevezelik yapmak ona daha cazip geldiği için işi bizlerin yapmasını istiyordu. Ama işin onu zor duruma düşürmeyecek şekilde yapıldığından da emin olmak için ensemizden ayrılmıyordu.
Bu titizlik fiziksel olarak da kendini gösteriyordu: Düzenli olarak ellerini, masasını ve masasının üstündeki eşyaları kolonyalı mendil ile temizlerdi. Her sabah duş alıp tıraş olması ve muntazam kesilmiş tırnaklarıyla övünürdü. Hayatındaki insanlardan da bu hassasiyeti bekliyordu anlaşılan:
— Eşime asla elinde bir şey doğratmam, hiç sevmem elinde kesik olan kadınları!
Kıyafetleri hep temiz ve düzenli olurdu. Temiz, düzenli ve pahalı bir kıyafet onun için ideal kıyafetti. Kimin hangi kıyafeti kaç paraya aldığı ile yakından ilgilenirdi. Bir defasında üzerimdeki montu, lüks bir markanın bir modeline benzetmiş, 'Bunu almış olamaz herhalde!' der gibi bakmış, tüm gün dolanıp durduktan sonra sandalyemin arkasına astığım montun markasına bakmaktan kendini alamamıştı. Sonra düşündüğü marka çıkmayınca derin bir nefes almıştı.
İşinden sonra kaybetmekten en çok korktuğu şey olan şirket arabasına da gözü gibi bakıyordu. Yakın zamanda sıfırlanmış olan arabasını bir gün bir alışveriş merkezinin otoparkına park etmiş ve dönüşte aldıklarını koymak için bagaj kapağını açtığında, o ana kadar fark etmediği, düşük tavandan sarkan bir boruya kapağı çarpmış ve arabanın boyasında mercimek tanesi kadar bir iz oluşmuş. Arabaya binip eve dönene kadar geçen bir buçuk saatlik sürede, bu çarpma olayından dolayı çektiği şiddetli baş ağrısını anlatırken hâlâ canı yanıyordu. Biri gayri ihtiyari ön camın üstündeki güneşliği yerinden çıkarıp yana kaydırırsa o kişiyi arabadan atmamak için kendini zor tutuyordu; güneşlik en fazla ön cama doğru indirilebilirdi. Araba konusundaki bu hassasiyetini bildiğim için, beni gideceğim yere bıraktığı bir gün arabadan inerken ayağımla kapının alt kısmını toz yaptım diye panikleyip elimle silmiştim hemen. 'Bırak lütfen, önemli değil!' demişti ama ben emindim ki aklı o tozda kalırdı ve kaza bile yapabilirdi.
İşe başladığım zaman çok hoşuma giden neşeli tavrı ve samimiyeti, zamanla gevezeliğe ve işgüzarlığa dönüştü. Kendimi geride tutmaya çalışıyor, olabildiğince az konuşurken tepki de çekmeyecek şekilde ortada bir yerde durmaya çalışıyordum. Uzunca bir süre birlikte çalıştığımız Hakan’la dertleşip sıkıntımı atmaya çalıştım. O da bir Sedatzede olduğu için birbirimizin halinden anlıyorduk, fakat o daha sakin bir tip olduğu için benim kadar etkilenmiyordu Sedat’ın tavırlarından.
Hakan benden dört beş yaş büyük, bekâr, ailesiyle yaşayan, çok az konuşan, konuştuğunda da kısık sesle konuşan, istemsiz göz hareketleriyle insanın ona bakarak uzun süre konuşmasını engelleyen, en yakın arkadaşı sigara olan, kendi halinde, istese bile kimseye kötülük yapamayacak biriydi. Ara sıra kendisi gibi sigara kokan tüplü cipiyle beni ve kızları öğle yemeğine çıkarırdı. Bizim için yakın bir kız arkadaştan farksızdı, hepimiz onun yanında çok rahattık.
Hakan’ın içe dönük sakin yapısı Sedat için bulunmaz nimetti: Çok sataşırdı Hakan’a.
— Oğlum Hakan, sen niye böylesin ya? Yanında mayın patladıktan sonra toparlayamadın değil mi? Ha ha ha…
— …
Sonradan öğrendim ki, Hakan askerlik yaparken yanındaki arkadaşı mayına basmış ve havaya uçmuş.
Hakan, Sedat’ın sataşmalarına gülüp geçerdi. O gülüp geçtikçe Sedat şakanın dozunu artırırdı. Hakan sustukça ben sinir olur, içimden kalkıp önce onu, sonra da Sedat’ı dövmek gelirdi.
Hakan iş konusunda da çok yardımcı olurdu bana; destek olabileceği herhangi bir şeyi hiç şikâyet etmeden yapardı. Genel olarak ‘hayır’ diyememe sorunu vardı zaten. Şirketteki herhangi biri gelip ondan bir şey istediğinde o an meşgul olsa bile bekletmeden yapmaya çalışır, üstüne türlü şakalara maruz kalır, genel olarak pek saygı görmezdi. Ben elimden geldiği kadar samimi ve saygılı davranmaya çalışır, kendimce diğerlerinin açığını kapatmaya uğraşırdım.
Onunla olan müttefikliğimiz uzun süre devam etti. O sıkıntılı güne kadar…
Bir defasında Sedat, bir iş halletmek üzere ertesi gün dışarıda olacağını söylemişti bize. Bu haberi vermesiyle içeride, Sedat’ın fark etmediği bir bayram havası esmişti. Ertesi gün işe geldiğimizde başka bir iş yerine gelmiş gibiydik. Kasılmaktan işlevini unutmuş kaslarımız gevşemişti ve keyifli bir gün bizi bekliyordu. Özellikle çene kaslarımız fazla mesai yapıyordu. Konuşmadığımız günlerin acısını çıkarıyor, durmadan gevezelik yapıp gülüyorduk. Arada Melek ve Elif de yanımıza uğruyor, onlar da muhabbete dahil oluyorlardı. Keyifli ve hızlı geçen birkaç saatin ardından öğle yemeğine çıkmıştık hep beraber; gözümüz saatte olmadan huzurlu ve bol kahkahalı bir yemek yemiştik.
Yemekten sonra yerlerimize döndüğümüzde öğleden sonranın rehavetine teslim olmuş, sabahki canlılığımızı sükunete devretmiş, sessizliğin tadını çıkarırken bizi sabah tazeliğine götürecek olan kahvelerimizi bekliyorduk. Biraz sonra bizi çok bekletmeden gelen mis kokulu kahvelerimizi yudumlarken, bir taraftan ekrana düşen siparişlerle ilgileniyor, bir yandan da göz attığımız gazetelerden haber paylaşıyorduk. Bu şekilde saatler geçirmiştik. Gün sonuna yaklaşırken 'O kadar da kötü olmayabilir, Sedat arada kaybolsa böyle ortalıktan, severek çalışabilirim belki de…' diye düşüncelere dalmışken masamdaki telefon çaldı. Resepsiyondan arıyorlardı. Kızın tatlı sesini dinliyor ama söylediği şeyi algılamakta güçlük çekiyordum: Bana bir çiçek geldiğini söylüyordu. 'Çiçek mi? Nasıl yani? Kimden?' diye arka arkaya sıraladığım sorularla kızı yorup, düzgün bir cevap da alamayınca, muhtemelen yanlışlık var diye düşünerek hatayı düzeltmek üzere aşağı indim. Bana çiçek gönderilmesi ihtimali yoktu çünkü ne ailemin çiçek göndereceği özel bir gündü, ne de hayatımda bana çiçek gönderecek özel biri vardı. Aday bile yoktu. Aşağı indiğimde gördüğüm çiçek bir yanlışlık olduğunu garantilemişti: Tahminen elli adet kırmızı gülden oluşan bir buket duruyordu karşımda. 'Sanırım bir yanlışlık var…' diye açıklamaya başlamıştım ki, resepsiyonist arkadaş bana ismimin yazılı olduğu kartı gösterdi. Gerçekten de banaydı. Hâlâ ikna olmamış bir halde mecburen çiçeği kucağıma alıp yukarı çıktım. Bir taraftan ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir taraftan da birileri görmesin diye hızlı hızlı kendimi içeri atmaya çalışıyordum. Zaten oldum olası kucağımda çiçek taşıyıp bakışları üzerime çekmekten hiç hazzetmemişimdir.
Bir hışımla odaya daldım. Kimse görmedi diye rahat bir nefes aldım ama Hakan’dan kaçış yoktu. Neyse ki o yabancı değildi. 'Ya böyle bir şey gelmiş ama anlamadım, isim de yazmıyor, kim göndermiş olabilir ki?' dedim, düştüğüm saçma durumdan kendimi kurtarmaya çalışarak. Fakat az sonra yaşayacağım şok yanında bu bir şey değilmiş meğer.
Hakan sırıtıp arkasına yaslandı, onda hiç görmediğim bir kendinden eminlikle cevap verdi:
—Ben gönderdim, kim gönderecek?
—Sen mi gönderdin!?!?!??…. Neden peki???
O an kendimi göremiyordum ama, Hakan’ın pişkin sırıtışının yavaş yavaş paniğe dönmesinden anlıyordum ki ya gözlerimde şimşekler çakıyordu ya da şokun etkisiyle rengim kirece dönmüştü. Teyakkuz haline geçmiş bünyemden tüm enerjiyi toplayan beynim müthiş bir çabayla sebep-sonuç ilişkileri kurmaya çalışırken ben öylece kalakalmıştım. Beynim bulduklarını bana gönderdikçe ben de yavaş yavaş donukluğumdan sıyrılıp bir sonraki adıma geçmeye çalışıyordum. 'Ne yapacağım ben şimdi bunu?' diye söylenerek çiçeği masa ile duvar arasına sıkıştırmaya çalışırken, benim şaşkına dönmüş halimle iyice kendine gelen Hakan, nasıl bir hata yaptığının farkına varmıştı ama kuyruğu dik tutmak için sırıtarak:
—Reçel yaparsın, dedi.
Sinirimden ne yapacağımı bilemez halde kendimi dışarı attım. Önce tuvalete gidip elimi yüzümü yıkadım. Sonra balkona çıkıp biraz hava alırsam sakinleşirim diye umdum. Neyse ki çıkış saatine fazla kalmamıştı ve bu saçma duruma bugünlük daha fazla maruz kalmayacaktım.
Biraz sakinleştikten sonra tekrar içeri girdim. Hakan’a hiç bakmadan masama geçtim. Dolaplardan birinde bulduğum büyükçe bir torbanın içine çiçekleri tıkıştırıp yere koydum. Amacım kimse görmeden dışarıya çıkarıp çöpe atmaktı. Bilgisayarımda bekleyen birkaç işi bitirip, eşyalarımı toplayıp saati kontrol ettim. İnsanlar yavaş yavaş çıkmaya başlamışlardı. Ben de kimsenin benimle işi olmadığından emin olduktan sonra bilgisayarı kapatıp çantamı ve yerdeki beş ton ağırlığındaki buketi alıp kendimi dışarı attım. Muhtemelen benim yükümün on katı Hakan’ın üzerindeydi, belki de o sandalyeden hiç kalkamayacaktı ama o an bu benim umurumda bile değildi. Müttefiklik bitmişti.
Binadan dışarı çıktığımda, bu sefer kollarım ve bacaklarımda toplanmış kanın verdiği güçle hızlı hızlı yürüyordum. Gördüğüm ilk çöp kutusuna çiçekleri atarak otobüs durağına doğru aceleyle yürümeye devam ettim, öyle ki az sonra havalanacak gibiydim. Bir ara köprüyü yürüyerek mi geçsem acaba diye düşünürken uzaktan, bineceğim otobüsü gördüm durakta. Adımlarımı sıklaştırıp süratle bindim otobüse. Oturacak yer olmasına rağmen ayakta durdum. Birkaç dakika sonra hareket ettik. O gün belki de boğaz manzarasını görmediğim tek gündü. Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyor, aklımdan aralıksız düşünceler geçiyordu: Ne salaktım! Niye akıl edememiştim ki beni yanlış anlayacağını? Ama anlayamazdı ki… Biz birbirimize ışık yılı uzaklıktaydık. Ama o öyle düşünmüyordu demek ki… Allah’ım nasıl sokmuştum kendimi bu hallere! Ondaki de ne özgüvendi canım, nasıl böyle bir beklenti içine girmişti?
Gururdan gözüm dönmüştü, kendimi aşağılanmış hissetmiştim. Benim kendimi ona layık görmemem yetmezdi, onun da kendini bana layık görmemesi gerekirdi. Çok sinirlenmiştim.
Çıkışta apar topar kendimi dışarı attığım için Elif ve Melek beni görememişlerdi, Elif merak edip aramıştı. Olanları anlatınca o da en az benim kadar şaşkına döndü. O kadar kızdı ki Hakan’a, sonunda ben onu sakinleştirmek zorunda kaldım. Akşam boyunca ara ara telefon edip olayı sindirmeye çalıştı o da. Durumun ona da bu kadar abes gelmesi hoşuma da gidiyordu bir taraftan; kendimi doğruluyordum. Ertesi gün bir de Melek’le konuşunca artık üç kişi olmuştuk Hakan’dan nefret eden. Hiç ummadığımız bir şey yaparak şaşkına çevirmişti bizi, özellikle de Elif’i: 'Ne sinsi çıktı! Odasının duvarlarına senin fotoğraflarını asmış mıdır? Ya seni kaçırırsa?' Uzunca bir süre yemeklerdeki sohbet konumuz olmuştu bu.
Bu olayla birlikte Hakan’la olan muhabbetimiz bitmişti. Kızlar da nasıl davranacaklarını bilemedikleri için iş dışındaki sohbeti kesmişlerdi onunla, ama benim durumum içler acısıydı: Bir yanımda Hakan, bir yanımda Sedat, idare etmeye çalışıyordum. Hakan’la hemen hemen hiç konuşmuyorduk. O iyice içine kapanmıştı. Sedat da durumu fark etmişti tabi, sebebini sordu bana bir gün. Biraz dolaylı olarak söyledim, anladı, ama fazla kurcalamadı. Çözemeyeceği için fazla kurcalamak istemedi, sadece durumdan memnun olmadığını ifade etmekle yetindi. Ama yapabileceğim bir şey yoktu.
İşte Sedat’la karşılıklı zoraki sırıttığımız o sabah da yine bu ortama adım atmıştım. Bu iş yerinde sona yaklaştığımın farkındaydım ama ne yeni bir iş arayacak gücüm kalmıştı ne de farklı bir yerin benim için farklı olacağına dair inancım. Tek ihtiyacım olan, bu ve benzeri iş yerlerinde çalışmazsam, açlıktan ölmeyeceğime kendimi ikna etmekti. Bu düşünce nasıl olup da hücrelerime bu kadar nüfuz etmişti bilmiyorum, ama belli ki öğrenilmiş bir şeydi; istediğimin bile farkında olmadığım bir yola girmiş, olası onlarca belki yüzlerce seçenek arasından en çok seçileni tercih etmiş, buna gerçekten ihtiyacım olduğuna inanır hale gelmiş ve bunu kaybetmekten korkarken, günlerimin kontrolünü (sadece gündüzleri değil, devam eden düşünceler nedeniyle akşamları da) Sedat ve benzerlerine teslim etmiştim. Her ne kadar bu yola girmeye gönüllü olmuş olsam da içten içe o ses her zaman bana kendini duyurmaya çalıştı: 'Burada bir yanlışlık var!' Başta çok cılızdı bu ses; hafif bir baş ağrısı gibi orada duruyor ama günlük hayatıma devam etmeme de engel olmuyordu. Canımı çok sıkarsa da arkadaş, gezme tozma, alışveriş gibi ağrı kesicilerle onu susturuyordum. Zamanla bu hafif baş ağrısı, migrene dönmeye başladı: Onu duymazdan gelmemin neticesinde sesini duyurmak için günlük hayatımı sağlıklı yürütemez hale getirmişti. Küme tipi baş ağrısına dönmeden önce ona hakkını teslim etmem ve dediğini yapmam gerekiyordu: Yolumu değiştirmeliydim.
Masama doğru ilerlerken Hakan’la birbirimize bakmadan birbirimize baktık; aramızdaki gerginlik normalde birbirimize vermeyeceğimiz dikkati vermemize sebep oluyordu. Sessizce yanından geçip yerime oturdum. Hafta sonuna yaklaşmış olmanın verdiği keyifle enerjisi iyice yükselmiş Sedat yanımıza doğru yaklaştı. Kısa ve zoraki bir sohbetten sonra o gün yapılacak işlerle ilgili konuşurken masamın üzerine kaçamak bir bakış attı. Muhtemelen kahvaltılık bir şey getirip getirmediğimi kontrol ediyordu. Banu Hanım’ın bu durumdan pek hoşlanmadığı iddiasıyla (hoşlanmayan aslında kendisiydi) masamda kahvaltı yapmamam için beni uyarması üzerine bir iki defa daha kahvaltılık getirdiğim için kontrol etme gereği duyuyordu. Diğer çalışanların masalarında kahvaltı etmeleri, Sedat’ın gidip onların kahvaltılarına ortak olması, gün içinde getirilen ikramları afiyetle midesine indirmesi ya da akşam üzeri herkes acıkmışken köşedeki simitçiden alınan sıcak simitlere herkesten çok sulanmasının konumuzla alakası yoktu tabi onun gözünde.
Yapılacakları söyleyip masamın üzerinin de boş olduğundan emin olduktan sonra geçip yerine oturdu. Ben de bilgisayarım açılana kadar gidip mutfaktan bir kahve alma niyetiyle ayağa kalktım ki Sedat’ın pençeleri çıktı; 'Daha yeni geldin, nereye gidiyorsun hemen?' bakışı ile baktı bana ama umursamadan devam ettim.
Mutfağa girdiğimde çaycımız Aysel Abla sandalyede oturmuş dua kitabını okuyordu. İş yerinin çay, kahve ve laf taşımakla görevli çalışanı Aysel Abla, elli yaşlarında, torun torba sahibi, fıldır fıldır dönen kara gözleriyle ufak tefek bir kadındı. Üç sokak aşağıdaki gecekondu mahallesinde oturur, yürüyerek on dakikada iş yerinde olmasıyla konfor anlamında hepimize fark atardı. Enerjisinin önemli bir kısmını bizim gibi yollarda heba etmediği için her sabah capcanlı bir şekilde mutfaktaki yerini alırdı. Mevcut enerjisinin üzerine bir de gün içinde toplayacağı dedikoduların heyecanı da eklenirdi. Canını en çok sıkan şey, orada bulunma sebebi olan mutfak işleriydi; asgari düzeyde iş yapar, kendi çayını kahvesini almak için mutfağa gelenlere methiyeler yağdırır, yakalamışken de ağızlarını yoklamayı ihmal etmezdi.
Ben içeri girince arasına peçete sıkıştırdığı kitabı kapatıp, kapağı aşağı gelecek şekilde masanın üzerine bırakarak ahiret işlerine ara verdi ve dünya işlerine başlamaya hazır olduğunu gösteren hınzır gülüşüyle bana 'Günaydın!' dedi. Ben de iki dünya arasında yaptığı hızlı geçiş için benzer bir gülüşle karşılık verdim ona.
'Senin kel kafalının keyfi yerinde bugün,' diyerek malumat toplama işine başladı. Bense dedikodu kazanına girmeden, sadece kaşık daldıracak mesafede durup söylediğini onayladım. Ben kahvemi hazırlarken o da son yirmi dört saat içinde iş yerinde olan olayların özetini geçti. Bir yandan beni anlattıklarının içine çekmeye çalışıyor, çekemediği için biraz memnuniyetsizlik duyuyor, bir yandan da söylediklerini gidip başkalarına anlatmayacağımın göstergesi kabul ettiği ketumluğumdan memnun, anlatmaya devam ediyordu. Hevesle konuşurken bir anda sustu; arkamı dönmeden birinin geldiğini anladım. Aysel Abla’nın bir anlık korkusu Melek’i görmesiyle neşeye dönüştü ve hiçbir şey olmamış gibi onu da dedikoduya dahil edip suç ortaklarının sayısını artırdı. Aysel Abla’nın bu çabası karşısında Melek’in onunla dalga geçmesi de fayda etmedi; ağzının suyu aka aka anlatmaya devam etti. Birkaç dakika daha Aysel Abla’ya maruz kaldıktan sonra, kahvemi alıp yerime dönmek üzere ikisini baş başa bıraktım. Ben masama oturduktan on dakika sonra Aysel Abla elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Önce Sedat’ın masasına yöneldi her zamanki gibi ve onun pintilikten öğle yemeği yemediğinin dedikodusunu hiç yapmıyormuş gibi, bundan hiç haberi yokmuş gibi, 'Sedat Bey, çok güzel börek yaptım dün, öğlen getireceğim size de bir şey yemeyin,' dedi. Gözleri parlayan Sedat’ı tavlayıp günü kurtardığını göstermek için bana bir göz kırptı odadan çıkarken. Gerçekten de günü kurtarmıştı; Sedat ona hiç zorluk çıkarmadı o gün. Özel hizmetçisi gibi işlerini yapmazsa, dedikodu ya da yemek taşımazsa, Sedat’ın onu işinden edeceğini çok iyi bilirdi Aysel Abla.
Aysel Abla ile Sedat’ın o hallerini izlerken, aklıma daha önce gittiğim bir tiyatro oyunu geldi. Küçük bir salonda oynanan oyunun az sayıda seyircisi sahnenin dibindeki sandalyelerde oturuyordu. Tek kişilik oyunun kısa bir bölümünde benim de aralarında olduğum beş kişiyi sahneye aldılar. Sahnedeki sandalyelere oturup neler olacağını merakla beklemeye başladık. Sadece el ele tutuşmalar dışında herhangi bir şey yapmadan, oyuncunun bizi dekor olarak kullanmasına müsaade etmiştik aslında. O an heyecandan oyunun tadını çıkaramamıştım. Bu iş yerinde de benzer bir durumu yaşıyordum; sadece kenarda durup izlesem keyif alacağım muhakkak olan bu komedi oyununun içinde olmak hiç de eğlendirmiyordu.
Aysel Abla odadan çıktıktan sonra günlük rutin başlamıştı: Siparişler onaylanıyor, siparişler reddediliyor, satış elemanları işlerini çabucak halletmek için Sedat’ın yanına geliyor, Sedat avucuna düşenlerin tadını çıkarıyor, müdürler birbirlerinin yanına uğrayıp muhabbet ediyor, çaylar kahveler içiliyor, telefonlar çalıyor, sohbetler uzuyor, toplantılar yapılıyor, sohbetler uzuyor, müdürler muhabbete dalıyor, stajyerler azarlanıyor, internetten haberlere bakılıyor, yemekler yeniyor, rehavet çöküyor, çay kahve içiliyor, arada iş yapılıyor, sigara molaları veriliyor, sohbetler uzuyor, dört beş saatte yapılacak işler dokuz saate yayılıyordu.
Kayıp zamanları değerlendirmek üzere bilgisayarıma yüklediğim kitabı gizli gizli okuyor, kendimce günüme anlam katmaya çalışıyordum. O gün iş az ve Sedat ofis içinde fazla hareketli olduğu için günüm verimli geçmişti. Sonunda akşam olup çantamı toparlamak üzere dolaba uzandığımda, 'Çantana uzandığına göre saat altı olmuş,' diyen Sedat, çıkmak için acele etmemem gerektiğini belirten beyhude bir çabada daha bulunmuştu. Gülümseyip çantamı aldım, bilgisayarı kapattım, masamda duran müsveddeleri ve Sedat’ın suratındaki sinir bozucu ifadeyi çöpe attım, iyi akşamlar dileyerek çıktım.
Merdivenlere doğru ilerlerken, nasıl olup da kendimi böyle iş yerlerine ve Sedatlara mahkûm ettiğimi, bu çarkın içine nasıl girdiğimi düşündüm. Benim bu dünyadaki rolüm bu muydu? Kim inandırdı beni, yolumu değiştirmenin dünyanın sonu olduğuna? Ama artık değişmesi gerekiyordu. Aşağı doğru inerken her basamakta vücudum biraz daha dikleşti; önce başım, sonra omuzlarım alışık oldukları pozisyonu değiştirdiler. İndikçe bedenim dikleşiyor, ruhum hafifliyordu. İçimde, uzun zamandır bekleyen düğümler çözülüyordu yavaş yavaş. Son basamağı da indiğimde, bütün içtenliğimle resepsiyondaki genç kadına gülümseyip, onun şaşkın bakışları eşliğinde dışarı çıktım.
Hava tam kararmamıştı, ya da bana daha aydınlık göründü etraf. Otobüs durağına doğru yürürken kafelerin önünden geçiyordum bir kez daha. Bana mı bakıyordu insanlar? Onlar da mı fark etmişti omuzlarımın dikleştiğini? Herkes gülümsüyordu bana. Bu yolu hiç bu kadar keyifli yürümemiştim. İleride bineceğim otobüs bekliyordu; acele etmeden yürümeye devam ettim, beni bekliyordu çünkü biliyordum. Yolun karşısına geçmek için adımımı yola attığım anda arabalar durdu; şoförlerine gülümseyip yoluma devam ettim. Ben yaklaşınca otobüsün kapıları açıldı. Kartımı okutup güler yüzlü şoför abiyle selamlaştıktan sonra arka taraflara yönelmiştim ki önde oturan genç bir çocuk bana yer verdi. Teşekkür edip oturdum. Yanına oturduğum kadının parfüm kokusunu annemin kokusuna benzetip uzun uzun içime çektim. Kadın, çantasından çıkardığı küçük torbadan kuruyemiş ikram etti bana. Nereden anladı acaba cevizi çok sevdiğimi?
Otobüs alışkanlıktan yavaş yavaş yol alırken herkes şaşkınlıkla trafiksiz yollara bakıyordu. Bir taraftan bu sakin yolculuğun tadını çıkarırken, bir taraftan da boğaza yaklaşmanın heyecanını yaşıyordum. Uzaktan köprünün ışıkları görünmeye başlayınca biraz daha dik oturdum her zamanki gibi. Nihayet köprüye vardığımızda, pullu gece elbisesiyle karşıladı beni Boğaz. Sabahki atışmalar sona ermiş, bütün Boğaz büyük bir uyum içinde tek bedene dönüşmüştü. 'Bu akşam ayrı bir güzelsin!' dedim ona. 'Sen de öyle…' diyerek göz kırptı. Yol boyunca ışıltısını izledim, tam köprünün çıkışında, 'Kal, biraz daha sohbet edelim,' dedi. Ben bir şey diyemeden otobüs şehrin içine dalmıştı bile.
Az sonra iki katlı kırmızı otobüse binmek üzere durakta inecektim. Çantamı toparlayıp hazırlandım. Otobüs durağa geldiğinde yanımdaki kadına ve şoföre iyi akşamlar diledikten sonra indim. İndiğim büyük bir duraktı ve işten çıkıp eve gitmek üzere bekleyen onlarca insan vardı. Ben de sanki binebilecekmişim gibi otobüsü beklemeye başladım. Dönüş yolunda sabahki kadar şanslı olmuyordum; daha sık otobüs gelmesine rağmen çoğu bütün yükünü yüklemiş halde geliyordu bu durağa. Bazen o kadar yüklü oluyorlardı ki durakta durmadan önümüzden geçip gidiyorlardı. Duranlar da boş olduğu için değil, herkes nefesini içine çektiğinde birkaç kişilik yer açıldığı için dururdu. Bu birkaç kişi dışarıdan var güçleriyle iterek içeridekilerin nefeslerini boşaltmalarına yardım ederlerdi. Ben yine otobüse bir saatten evvel binemeyeceğimden emin olsam da hiç çaba harcamamış olmamak için orada öylece duruyordum. Az sonra sıradaki kırmızı otobüs durağa yanaştı. Otobüs daha durmadan insanlar etrafını sararken birbirlerini ezmek pahasına kapılara yanaşmaya çalışıyorlardı. Otobüs durakta durmuştu durmasına ama şoför içeri zorla da olsa kimseyi alamayacağını o an kavramış ve kapıları açmadan tekrar hareket etmeye başlamıştı. Fakat otobüsün hareket etmesi insanları durdurmadı; bağırarak ve küfrederek şoförü hatasından döndürmeye çalışıyorlardı. Hatta sinirden kendini kaybetmiş bir adam otobüsün önüne geçip ön camı yumruklamaya başladı. Şoförse içeriden adamın duyamayacağı bir şeyler söyleyip onu durdurmaya çalışırken, bir yandan da adım adım ilerleyip duraktan çıkmaya çalışıyordu. Bağrış çağrış eşliğinde ve uzun çabalar sonucunda otobüs duraktan ayrılmayı başardı. Geride kalanlar, koşarak eve gitseler ancak atabilecekleri, muhtemelen eve döndüklerinde aile üyelerine aktaracakları bir enerjiyle dolmuş halde bir sonraki otobüsü beklemeye başladılar.
Ben hem onlardan biriydim hem de değildim; uzun süre otobüse binemeyeceğimi baştan kabul etmiş, beni evde bekleyen birilerinin olmamasının verdiği rahatlıkla uzun süre beklemeye razı olmuştum. Genelde yakınlardaki bir kafeye gider, eve gidince yapacağım şeyi burada yapar, defterimi kitabımı çıkarıp diğer her şeyi unutmaya çalışırdım. Bu sefer büyük bir sükûnetle uzun uzun durdum orada; bekleyenleri, gidenleri, otobüsleri uzun uzun izledim, söylenmeleri, bağrışları, korna seslerini uzun uzun dinledim. Omzuma çarparak, ayağıma basarak geçenleri yadırgamadan öylece durdum. Bir ara gözüm yolun karşısındaki binalardan birinin yanıp sönen ışıklarına takıldı; sabahları önünde hayallere daldığım oteldi bu. Ağır ağır yanıp sönen ışıklarıyla şehri izler gibi duran bu binaya kendimi çok yakın hissettim o an. Uzun uzun baktım ona. Aklımdan, aklımdan geçmesi pek olası olmayan bir düşünce geçti. Yolun karşısına geçmek üzere, aynı zamanda metro girişi olan, yolun üstünü aratmayan bir hareketliliğe sahip alt geçide doğru ilerlemeye başladım. Aşağı doğru indikçe yükselen bir müzik sesi duydum. Geleni geçeni bol olan böyle alt geçitlerde hep bir müzisyene denk gelirdi insan; bu seferki ses bir kemandan geliyordu. Usta ellerde insanı durduk yere gözyaşlarına boğabilen bu enstrümanı nasıl bu hale getirebildiğini sormak istediğim keman çalıcısının önünden geçerken, sessizce 'Sen de bırak benim gibi…' demek istedim fakat yüzündeki inanç öyle kuvvetliydi ki, önünde açık duran keman kutusuna para koyarken buldum kendimi. Hafif bir baş hareketiyle bana teşekkür ettikten sonra onu, kemanını ve çalamayışını geride bırakarak acelem varmış gibi hızlı adımlarla çıktım alt geçitten.
Sabahları indiğim durağın önünden geçerek otele doğru ilerlemeye başladım. İçeri girdim ve güvenlik kontrolünden geçerek, muhtemelen olağan müşteri profilinden farklı olduğum için üzerime dikilmiş gözleri görmezden gelip resepsiyona doğru ilerledim. Mümkün olan en üst kattan, arka mahalleye bakmayan bir oda istedim. Kayıt işlemleri yapıldıktan sonra anahtar yerine geçen kartı alıp asansöre bindim. Yeteri kadar yükseldikten sonra inip odama doğru ilerlemeye başladım. Heyecan ve merak içinde kapıyı açtım. Kartı yuvasına yerleştirdim ve ışıklar açıldı. Işıkları tekrar kapattım ve cama doğru ilerlemeye başladım. Tavandan yere kadar olan camın yanına geldim. Şehrin üzerinde, havada asılı kalmış gibiydim. Uzaktan bana bakıyordu Boğaz, beni tekrar gördüğüne sevinmiş gibiydi. Hemen yanımda duran berjere oturdum. Bir süre şehrin ışıklarına daldım. Tüm ülkenin sığmaya çalıştığı bu şehrin sıkışık hali yukarıdan daha net görünüyordu. O da iki katlı kırmızı otobüs gibiydi; içine sığmıyorduk ama bunu umursamıyorduk. Sonra bakışlarımı tekrar Boğaz’a çevirip onunla sohbete başladım. Uzun uzun anlattım ona: Ertesi gün istifa edeceğimi, bu haberi verdiğimde Sedat’ın suratının alacağı şekli merak ettiğimi, oradan ayrıldıktan sonra neler yapabileceğimi, önce biraz dinlenip kafamı toplayacağımı, artık hayatımla ilgili kararlar alırken 'kendi' beynimi kullanacağımı, yapacağım şey her ne ise, onu sevdiğim için yapacağımı ve bir ara bir hikâye yazacağımı söyledim. Hikâyede mutlaka ondan da bahsedeceğimin sözünü verdim. Bana bol şans diledi. Ben de ona varlığı için minnettar olduğumu söyledim; onsuz bu şehir çekilmezdi.
Uzun saatler sonunda, artık iyice yorgun düştüğümde yatak dikkatimi çekti. Kısa ama derin bir uyku beni bekliyordu.
Sabah erkenden, uzun zamandır hissetmediğim kadar dinç açtım gözlerimi. Kısa bir an nerede olduğumu algılamaya çalıştım. Aslında otelde olduğumun farkındaydım ama gecenin karanlığında odaya hiç dikkat etmediğim için henüz tanışıyorduk onunla. Yatağın bütün rahatlığına rağmen kalkıp tekrar berjere geçtim ve yeni yeni uyanan şehri izlemeye başladım. Yukarıdan bakmak alışık olmadığım bir deneyimdi. Yavaş yavaş kalabalıklaşan yollara, kaldırımlara baktım. Alelacele kahvaltıcılara girip çıkanların ayak seslerini, ısırılan yağlı böreklerin çıkardığı çıtırtıları, şekeri çayda eritip bunu gürültüyle herkese duyuran çay kaşığının sesini, ceplerden çıkan ve ceplere giren paraların hışırtılarını, yerin altında giden metronun uğultusunu, yerin üstünde gidemeyen otobüsün kornasını dinledim. Aşağıdaki durakta bekleyen kız dikkatimi çekti sonra; benim olduğum tarafa doğru bakıyor, işe gitmek yerine burada bir kahve keyfi yapmanın nasıl bir şey olacağını düşünüyordu. O, otobüse binip gidince ben de kalkıp bir kahve yaptım, ikimiz için içtim. Şehir iyice hareketlenince artık işe gitmek üzere hazırlanmam gerektiğini idrak ettim. İşe geç kalacağım aşikârdı, ama kimin umurundaydı ki? Birazdan aşağı inecek ve kahvaltının tadını çıkaracaktım.
Kahvaltım bittiğinde artık işe gitme zamanım gerçekten gelmişti, fakat bitkilerle donatılmış, rahat koltukları olan lobi çok davetkâr duruyordu ve ben bu daveti reddedecek kadar kaba değildim. Bir kahve isteyip tüm lobiyi görebileceğim bir yere oturdum ve etrafıma bakınmaya başladım. İnsanları izlerken, az ilerideki bir kadın takıldı gözüme, çok tanıdık geldi. Dikkatlice baktım ama emin olamadım, mecburen kitabına gömmüş olduğu kafasını kaldırmasını sabırla bekledim. Biraz sonra, tesadüfen mi yoksa ben ona fazla konsantre olduğum için mi bilmiyorum ama kafasını kaldırdı ve göz göze geldik. Evet, yanılmıyordum, çantamdaki kitabın yazarıydı bu kadın. Başka bir ülkede yaşamıyor muydu? Acaba bir etkinlik için mi gelmişti buraya? Öğrenip oraya mı gitseydim acaba? Ama mümkün değildi, işe gidip heyecanla beklediğim konuşmayı yapmam gerekiyordu. Belki bir imza alırdım ama… İmza isteyenlerden sıkılmış mıdır acaba? Ben de sıkmasam bari… Kesin benim gibi uzun uzun bakanlardan da sıkılmıştır diye düşünürken o an kahvemi getiren garsona çevirdim bakışlarımı. Kahvemden bir yudum aldım ve merakıma yenilip tekrar baktım ona. Yine göz göze geldik ve benim aklımdan geçenleri anlamış gibi gülümsedi bana. Ben de ona gülümsedim ve çantamdan kitabı çıkarıp gösterdim. O da çantasından bir kalem çıkarıp bana gösterdi. Artık onu sıkmayacağımdan emin oldum ve kalkıp yanına gittim. Yanındaki koltuğu işaret etti; teşekkür edip oturdum. İsmimi sordu ve kitabın ilk sayfasına bir not yazmaya başladı. Ben heyecanla bitirmesini beklerken salonun diğer ucundan tatlı bir keman sesi yükseldi. Bu büyülü ana eşlik eden masalsı bir parça çalmaya başladı müzisyen. 'Sizin alt geçitteki keman çalıcısı gibi değil,' dedim. 'Neyse ki…' dedi gülümseyerek. Daha fazla rahatsızlık vermemek için teşekkür edip yanından ayrıldım.
Bu garip tesadüfün etkisi devam ederken ayaklarımın yere değdiğini hissetmeden hesabımı kapatmak üzere resepsiyona doğru ilerledim. Bir aylık maaşımın yarısını orada bırakınca ayaklarımın yere değdiğini hisseder gibi oldum ama fazla uzun sürmedi neyse ki. Kapıdan çıkarken son bir selam verdim yazara ve kitabın kapağını açmak için iyice uzaklaşmayı bekledim. Durakta bineceğim otobüsü görünce heyecanla kendimi içeri attım. Oturup çantamdan Ters Yüz’ü çıkardım. Kapağını açtım ve notu okudum: 'Hayatının altını üstüne getirmek üzeresin. Nihayet! … Tekrar görüşünceye kadar hoşça kal…'
Kitabı kapatıp çantama koydum. Yüzümde bir gülümseme, içimde bir heyecan belirdi. Anne karnındaki bebeğin tekmeleri gibi kalbimin atışı neredeyse dışarıdan fark edilecekti. Sanki artık iş olsun diye değil de gerçekten istediği için atıyordu. Bilinmeyenin yarattığı heyecandı bu. Güvenli ama ömür törpüsü yolu son kez gidiyordum. Dönüş yolunda otobüs beni bilinmeyen bir durakta indirecekti. İndikten sonra hangi otobüse binmem gerektiğini benden başka kimse bilemeyecekti. Belki başlarda korkuya kapılıp başkalarından medet umacaktım ama bunun hiçbir işe yaramayacağını bilecektim. Bunu yapmak benim işimdi ve bundan daha önemli bir işim yoktu.