Ters Yüz - Bölüm 1
Çalan sesi duyuyor, fakat duymazdan gelip onu görmekte olduğum rüyada uygun bir yere yerleştirmeye çalışıyordum: Ses evin kapısından geliyormuş. Gidip açıyorum kapıyı ve karşımda uzun zamandır görmediğim, çok sevdiğim bir arkadaşımı görüyorum. Sevinç içinde sarılıyorum uzun uzun. Bir an sonra, sırtında birleşen ellerimde boş bir kahve fincanıyla tabağı olduğunu fark ediyorum. Bir adım geri çekilince aynı şekilde arkadaşımın da fincan tuttuğunu görüyorum. (Eskiden, birbirimize anlatacaklarımız olduğunda, evdeysek hemen bir kahve yapar, dışarıdaysak kahve içebileceğimiz güzel bir yer arardık.) Elindeki fincanı ve arkadaşımı alıp, kahve hazırlamak üzere mutfağa götürüyorum. Biz, en tatlı sohbetlerin anavatanı olan mutfak masasına oturduğumuz anda kahve makinesi, kahvelerin hazır olduğunu bildirmek için var gücüyle bağırıyor. Ses evi dolduruyor. Kalkıp kahveleri dolduruyorum ve arkadaşım heyecanla bana haberleri vermeye başlıyor ama ben hiçbir şey anlamıyorum; ağzı hareket ediyor fakat sesi hiç çıkmıyor. Durmaksızın çalan telefonu sesini bastırıyor. Neden telefona cevap vermediğine ya da kapatmadığına anlam veremeden yüzüne bakıyorum. Kendini konuşmaya kaptırdığını ve telefonu duymadığını fark edip, onun yerine ben ekrandaki 'ertele' yazısına dokunuyorum. Artık sesini duymaya başlıyorum ama anlattıklarının çoğunu kaçırdığım için heyecana kapılıyorum ve 'Eyvah, geç kaldım!' diyerek ayağa kalkıyorum. Arkadaşım hiçbir şey olmamış gibi anlatmaya devam ederken camdan içeri kocaman kırmızı bir otobüs korna çala çala giriyor. Şoförü bana bakıp bıyık altından sırıtarak 'Kartı okutmayacak mısın?' diyor ve ben konuşmaya devam eden arkadaşıma bakarak elimde beliriveren otobüs kartını okutuyorum. Çıkan korkunç sesle birlikte ikisi birden kahkaha atmaya başlıyorlar.
Telefonun ekranındaki 'ertele' yazısına kaçıncı kez dokunduğumu bilmiyordum. İnkârımın gücüyle ve geceyi baştan yaşayabilirim inancıyla tekrar dokundum yazıya. Zaten dokunmakla olacak iş miydi bu? Eskisi gibi bir baş ucu saatim olsaydı ve ben onun tepesindeki düğmeye olanca gücümle yumruğumu indirmiş, sadece işini yapan saati neye uğradığını şaşırttıktan sonra hırsımı alabilmiş olsaydım kalkma ihtimalim olurdu belki, fakat avucumun içinden akıp gitmesi gereken enerji, parmağımın ucundan geri döndü; hırsımı alamadım ve kalkamadım.
Gerçek ve hayal arasında bir yerde sıkışmışken, 'Nasıl oluyor da hafta sonları alarm çalmadığı halde sabah erkenden uyanırken, sıra hafta içine geldiğinde, gece gözlerim çapaktan birbirine yapışmış gibi oluyor?' diye düşüncelere daldım. İş günleri, hava üzerime her zamankinden fazla basınç uygulayıp, yer her zamankinden daha fazla mı çekiyordu?
Üzerlerinde dünyayı taşıyan göz kapaklarım yavaşça kapandı. O dünyanın bütün uykularını sığdırmak istiyorum ödünç aldığım beş dakikaya, bütün tatlı rüyaları… Hayır, rüya görerek vakit kaybetmemeliydim, daha geniş bir zamanda görürdüm rüyayı. Şimdi sadece uyumalıydım. Derin sulara bırakır gibi bıraktım kendimi yatağa. Ağır ağır aşağı çekiliyordum sanki. Bir hafiflik hissetmeye başladım. Sudaydım gerçekten de. Sonsuzluğa uzandığını tahmin ettiğim bir okyanusta dibe doğru yavaşça süzülüyordum. Etrafımda sudan başka hiçbir şey yoktu. Kulağımdaki hafif uğultu ve nefes alıp verişimin sesi dışında hiç ses yoktu. Suda nefes alıyordum. 'Gerçek olabilir mi bu?' diye düşünüyor ama şaşırıp panikleyerek anın güzelliğini bozmak istemiyordum. Bu nasıl bir hafiflik, nasıl bir huzur? O an bir şey sarmaladı beni. O kadar yumuşak sarmaladı ki, korkmadan, o an olması gereken bu kucaklamaymış, ben de onu bekliyormuşum gibi baktım yüzüne. Yunus tatlı tatlı gülümsedi bana; güvendesin der gibi gülümsedi. Bedenimi ona bırakıp, yüzümü güneşin suyu delen huzmelerine çevirdim. Öylece asılı duruyordum derin suyun içinde. Gözüm kapalı hafifliğin tadını çıkarırken, yunus bir anda, kulağımı delen tiz bir ses çıkardı. Beni suya bırakıp hızla yanımdan uzaklaştı. Sırtımdaki o sıcak, kaygan hissin yerini suyun soğukluğu aldı. Neden böyle aniden kaçıp gittiğini anlamadım. Baştaki huzur kayboluyor, suda aşağı doğru süzülmek artık korkutuyordu. Çırpınarak yukarı doğru yüzmeye başladım. Güneş gözlerimi acıtıyordu. Aceleyle yüzüp suyun yüzüne çıktım. Az önce suda nefes alan ben değilmişim gibi soluk soluğaydım.
Artık dilinde tüy biten telefonu tekrar susturdum. Yine kendime söz geçirememiş, o kısacık zamanda rüya görmüştüm. Rüya görmekten uyuyamıyordum.
Alarmı tekrar ertelemeyi düşünsem de bu artık mümkün değildi; güneş, çocuğunu okula göndermeye çalışan bir anne gibi dikilmişti tepeme. İşi gücü yokmuş gibi, milyonlarca kilometre uzaktan fırlattığı ışınlarını, binaların arasından, doğru açıyı tutturarak gözüme isabet ettirmeyi başarmıştı. 'Uzatmanın alemi yok,' deyip yorganı üzerimden attım. Bütün suç bu yorgandaydı zaten. Ne vardı bu kadar sarıp sarmalayacak? Zar zor kalkıp sürünerek banyoya gittim. Nevresimdeki yunuslar arkamdan bakakaldılar.
Yataktan kalkmış olmanın verdiği hüzünle banyonun kapısını açtım. Gözüme biraz daha miskinlik yapabileceğim rahat bir koltuk gibi görünen klozeti görünce, vücudumun doğal ihtiyaçlarına teşekkür ettim. Bu birkaç dakikayı da tükettikten sonra, abartılı sesiyle mahmurluğumu da kısmen alıp götüren sifonu çektim. Lavabonun başında dikildim bir süre. İncecik akan bir çayın kenarında, çimenlere oturmuş, derdini alıp götürsün diye suyla konuşan bir köylü kız gibi, biraz dert yanmak için suyu açtım. Az sonra kanalizasyona gidecek olan suyun derdi benimkinden büyüktü. Vazgeçtim.
Elimi yüzümü yıkadım ama uyku ile uyanıklık arasında kalmış gözlerim hala bezgin bakıyordu. Midemdeki bulantı ise beni yatırma derdindeydi. Bulantı beni yıllar öncesine götürdü. Rahat ilkokul günleri bitmiş, bir yılda yeni bir dil öğretme iddiasında olan hazırlık sınıfı günleri başlamıştı. Sabah erken kalkmalara alışamıyordum; her sabah midem bulanıyor, yüzümü yıkasam, derin derin nefes alsam da geçmiyordu. Uykumu alamadığım için iyice sersemleşiyordum. Vakit yoktu, uyuyamazdım. Ama uyanamazdım da… Geriye tek bir seçenek kalırdı: Kusmak. Kusacaktım ama ne? Midem de zor durumda kalır, ne yapacağını bilemez halde bana biraz suyundan gönderirdi. Bakardı ki yetinmiyorum, biraz da safra yollardı. Okula ve erken kalkmalara isyanımı içimi boşaltarak ifade ettikten sonra, tekrar yüzümü yıkardım, ama nafile… Kendime gelmem mümkün olmazdı. Mecburen kös kös yapmam gerekenleri yapardım sırasıyla. Bu böyle her gün tekrar ederdi.
Çocukluk bulantımı geride bırakıp mevcut bulantıma geri döndüm. Bu sefer yüz yıkamak iyi geldi. Diş macunu da elinden geleni yaptı ve serinliğiyle biraz daha ayılttı beni. Tekrar aynaya baktım ve herhangi bir amacı olmayan, sadece kuaföre gitmekten hoşlanmadığım için bu kadar uzun olan saçlarımı taramadan topuz yaptım her zamanki gibi.
Giyinmek için tekrar yatak odasına döndüm ve dolabın kapağını açıp ne giyeceğime karar veremiyormuş gibi asılı duran kıyafetlere baktım. Kararsızlık değildi elbette sebep; bu işe başlamamın üçüncü ayından itibaren 'Ne giysem?' gibi bir kaygım kalmamıştı. Forma haline getirdiğim, vücut hatlarını olabildiğince saklayan bol kesim, iki pantolon ve üç gömlekten birini seçeceğim aşikârdı. İki siyah pantolondan birini, üzerine de göğüs hizasında iki koca cebi olan uzun bej gömleği giydim. Heyecanla güne başlayan birinin yaşam enerjisini üç saniyede yok edebilecek kadar soluk ve sıkıcı görünüyordum.
Üzerimi giydikten sonra önceki akşam nasıl bıraktıysam orada öylece beni bekleyen çantamı almaya gittim. Yine heyecan ve umutla omuzuma asılacak, iş çıkışı bir yerlere gidip eğlenmek isteyecek, ben onu dinlemeyip eve dönünce de hayal kırıklığıyla suratını asacak, küskün, kızgın, bezgin, baygınlık geçiren biri gibi masaya yığılıverecekti. Bense saatler süren eve dönme mücadelesinden sonra, yorgun argın kendimi koltuğa bırakacak, ancak dikkatli bakarsam görebileceğim, bana hayatın sırrını anlatacak bir yazı belirecekmiş gibi dakikalarca duvara bakacaktım. Göremeyince, aynı beklentiyle kitabıma gömülecektim. Nasıl olup da iş yerinde geçirdiğim dokuz saatin yüz dokuz saat gibi geldiğine, bu durağan akşamların ise on dakika gibi geçtiğine kafa yoracak, yine anlayamayacak ve o dağınık saçlı bilim adamının dil çıkarışını üzerime alınacaktım.
Hevesli çantamı alıp, içine telefon ve su şişemi de attıktan sonra, tozlu, siyah ayakkabılarımı giydim. Ayakkabılarım da yıllar içinde, diğer her şey gibi değişime uğramıştı. Okulu bitirip ilk işime başladığımda yüksek topuklu ayakkabılarla yirmi dakika vapura, oradan da on beş dakika iş yerine yürürdüm. Yıllar içinde topuk sıfırlandı, etekler tedavülden kalktı, özgürce salınan saçlar nefessiz kaldı, makyajdan eser kalmadı.
Son olarak ceketimi de alıp, hiç hazır olmadığım güne başlamak üzere adımımı dışarı attım. Ben hazır olmasam da dışarıdaki hengâme beni sırtımdan ite ite gitmem gereken yere götürecek, yapmam gerekenleri yaptıracaktı.
Kapıyı kilitleyip asansöre doğru yürüdüm, düğmeye basıp beklemeye başladım. Asansör durup kapılar iki yana doğru açılınca, tanımadığım komşularımdan iki tanesi ile karşılaştım: En az benim kadar asık suratlı bir kadın ve bir adamla… Ya az önce benim gibi giyinen birini görmüşlerdi, ya da işlerini en az benim kadar seviyorlardı. Ya da dedikleri gibi dünya benim yansımamdı.
İçimde, sağa sola saçılmış, tam olarak nerede olduğunu bilemediğim insan sevgisi kırıntılarını bir araya toplamaya çalışarak 'Günaydın!' dedim. Hatta bir miktar gülümsedim bile. Adam, enerjisini idareli kullanmak niyetinde, kısık bir sesle karşılık verdi. Kadın onu da yapmadı; çantasında telefonunu arıyor gibi görünmekle meşguldü. Bu iş onu son derece kızdırmıştı, günaydın dememekte sonuna kadar haklıydı. Bu dost canlısı asansör yolculuğu bana hem biraz hareket etmek hem de insanlarla karşılaşmamak için merdiven kullanma alışkanlığımı bozmamam gerektiğini hatırlatmıştı.
Apartmandan çıkıp serin havayı soluyunca iyice kendime geldim. Çantamın sık kullanılanlar bölmesinden otobüs kartımı çıkardım. Az ilerideki otobüs durağında hiç konuşmadığım, ama her sabah aynı saatte orada buluştuğum insanlar vardı. Her gün yüzlerini görüp iyice benimsediğim ama haklarında hiçbir fikrimin olmadığı bu insanlarla ilgili kendimce hayat hikayeleri uydururdum otobüsü beklerken. Ben bu hikayelere dalmışken, iki katlı kırmızı otobüs bütün ihtişamıyla yolun aşağısında belirirdi. Bir taraftan nefret eder, bir taraftan da acırdım bu otobüslere. Muhtemelen onlar da Londra’daki akranlarına imreniyor, kaderin oyununa isyan ediyorlardı.
Benim bindiğim durak, otobüsün ikinci durağıydı. Yani, otobüste oturarak seyahat edecek, üstelik de oturacağı yeri seçme lüksü olan şanslı azınlıktandım.
Çıkardığı tiksindirici sesle, gün içinde adım adım yükselecek gerginliğimin başlangıç noktası olan otobüs kartını okutma işleminden sonra, kendime oturacak bir yer aradım. Birazdan cehennem yerine dönecek olan otobüste insanlarla en az temas halinde olacağım yeri seçip oturdum. İnme zamanı geldiğinde hızlıca inebileyim diye hep alt katta kapıya yakın bir yer seçer, üst kata çıkmayı aklımın ucundan bile geçirmezdim.
Arka kapıya yakın, cam kenarı bir koltuğa oturdum. Aynı durakta bindiğim insanlarla birbirimizden uzak yerlere otururduk hep; birbirimizi beğenmez, sanki otobüs hep böyle boş kalacakmış gibi aramıza mesafe koymaya çalışırdık. Oysa alışmıştık birbirimize, yan yana oturup birlik olsak daha korunaklı olurduk.
Üçüncü durağa geldiğimizde koltuklar neredeyse doldu. Önümüzdeki iki durağa da uğradıktan sonra otobüs otobana çıkacak, şehir merkezine kadar uzunca bir süre durmayacaktı; yükünü bu beş durakta yüklemeliydi. Bizi otobana bağlayacak olan viyadükten hemen önce dördüncü durakta durduk. Koltuklar tamamen doldu, koridorlar da doldu, koridor kenarında oturan insanların üzerindeki boşluklar da doldu. Şoför insanları arkaya doğru ilerleme konusunda ikna etmeye çalışıyordu. İnsanlar söyleniyor, kızıyor, bazen bağırıyor, her sabahki isyan cümleleri baştan okunuyordu: İlerleyecek yer mi vardı? Otobüs sayıları neden artmıyordu? Bu ne rezillikti? İşe de mi gitmesinlerdi? Bazen tahammülsüz bir şoför isyan edenlere cevap verir, karşılıklı ağız dalaşı başlardı, ama eğer o gün mülayim bir şoför denk geldiyse, isyanlara direnmez, bir an önce yolcuları doldurup yoluna devam etme derdi ile onlara hak verir gibi yapar, eğer yeteri kadar isterlerse daha fazla sıkışabileceklerine inandırmaya çalışırdı. Bütün bu kargaşada oturanlardan hiç ses çıkmazdı; kimisi kulaklığını takmış çalan şarkının klibini izler gibi insanları izler, çoğu da mevcut görüntü ile yetinmeyip sosyal medyada daha fazlasını arardı. Ben de elime kitabımı alır, tüm yolculuk boyunca bir paragraf okuyabilmişsem kendimi başarılı sayardım.
Otobüs dördüncü duraktan da kalktıktan sonra, cümlelerle boğuşmayı bırakıp kafamı kaldırdım ve yolculuğun en şaşkınlık verici anına, bin kez izlesem de gözümün alışamayacağı sahneye yaklaştığımızı gördüm. İyice doğrulup kendimi olacaklara hazırlamaya çalışırken, otobüs viyadüğün başındaki ışıklarda durdu ve durmasıyla birlikte arkadan gelen araba, otobüsün tamponuna hafifçe çarptı. Bunu ilk yaşadığımda dehşete düşmüştüm ve aklımdan arka arkaya vesveseli cümleler geçmeye başlamıştı: 'Şimdi tutanaktı, polisti derken iş uzayacak, geç kalacağım. Arkadan gelen otobüs de geç gelir, zaten gelse de binemem ben o kadar dolu otobüse, acaba taksiye mi binsem? Boş taksi bulabilir miyim? Dünyanın parasını vereceğim şimdi durduk yere, başka otobüse binip aktarma mı yapsam?' Ben üç saniyede bunları sıralarken etrafta en ufak bir endişe havası olmamıştı; çoğunluk olayın farkında bile değildi. Sonradan anladım ki, normalde iki şerit olan, sabah ve akşam trafiğinde beş şeride çıkan bu yolda arabaların birbirine dokunması, pazar yerinde kadınların birbirlerinin ayaklarını ezmesi, omuzdan, kalçadan iterek kendilerine yer açmaya çalışması kadar olağandı. Günlük düzende asla kabul edilmeyecek davranışlar, bazı durumlarda mübah sayılıyordu.
Yeşil ışık yandıktan sonra yolumuza kaldığımız yerden devam ettik. İki katlı kırmızı otobüs, ağzına kadar insan dolu, etrafındaki taşıtlarla birlikte ağır ağır viyadüğün üzerinde ilerlemeye başladı. Az sonra yokuş aşağı bir U dönüşü yaparak alt yola bağlanacak, son durağa da uğradıktan sonra şehir merkezine doğru kesintisiz yolculuğuna başlayacaktı. O sıkışıklıkta, koca cüssesiyle adım adım sağ şeride kaydı; bu zahmete katlanması gerekiyordu çünkü biraz sonra, fazla ağırlıktan dolayı tabanı yola sürttü, dönüşü tamamlayamadı ve yokuşun ortasında durdu. Şoför ve yolcular tecrübeliydi ve herkes yapması gerekeni biliyordu; kapılar insanları ite ite, içeri doğru kıvrılarak açıldı, ayaktaki yolcuların bir kısmı aşağı indi, otobüs dönüşü tamamladıktan sonra, inen yolcular gayet sakin bir şekilde tekrar otobüsteki yerlerini alarak benimsedikleri bu rutini tamamladılar. İşte bu sahne, ilk gördüğümde beni arkadan araba çarpma olayından daha fazla sarsmıştı. Otobüs hasar gördü sanıp tedirgin olmuş, o halde devam etse bile otobanın ortasında bir yerde kesin başımıza bir iş geleceğini düşünüp, kafamda işe gitmenin alternatif yollarını aramaya başlamıştım, fakat yine yanılıyordum. Bu olay yolculuğun sıradan bir parçasıydı. Benim de her geçen gün tedirginliğim azalıyor, ama bir türlü tam olarak alışamıyordum. Bu ilkellik canımı sıkıyordu.
Dönüşü zar zor tamamlayıp son durakta durduk. Zaten ağzına kadar dolu olan otobüse on- on beş kişinin daha binebilmesini yine hayretle izledim. Ben kalp çarpıntısıyla bu manzarayı izlerken, aşağıdaki yolcular açılan kapılara akın edip, otobüse binememe ihtimallerini akıllarının ucundan dahi geçirmeden, kapının ağzındakileri iterek içeride kendilerine yer buldular. Şoförün düğmeye basmasıyla birlikte kapıların kapanma sesi geldi fakat görüntüde bir değişiklik yoktu. İnsan yığınından kapılar kapanmakta zorlanıyor, görüntü sesten üç beş saniye sonra geliyordu. Katı cisimlerin sıkışabildiği ve görüntünün sesten sonra geldiği bu otobüs, kendi yasaları ile bu dünyaya ait olmadığını haykırıyordu.
Son yolcularını da alan iki katlı kırmızı otobüs, tabanını sürterek şehir merkezine doğru yol alırken, yolla her temasında, çocukken izlediğim 'Taş Devri' çizgi filmindeki altı açık arabalara bir adım daha yaklaşıyor, her an altı açılabilir ve ayaklarımızla yolu iterek otobüsü ilerletmemiz gerekir diye tetikte bekliyordum.
Yolculuğun bu kesintisiz devam eden kısmında, inip binmeler de bittiği için insanlar kıpırdayamadıkları bu otobüsün içinde, nasıl sıkıştılarsa o şekilde kalır, vücutlar bir tarafa kafalar başka bir tarafa dönük halde, en son nereye baktılarsa oraya ölü balık bakışlarını dikerlerdi. Havada asılı kalmış olanların manzarası, merdivende sıkışıp yol boyunca insanların karın ve sırtlarını izlemek zorunda kalanlara göre daha ferah olurdu. İçeride hava yerine insan olduğu için bir an onları soluduğumu hayal edip ürperirken, oturanlardan biri muhtemelen aynı hislerle başının üstündeki camı aralardı. Bu otobüsün başına gelebilecek daha kötü bir şey varsa o da havaların ısınmasıydı ve bilmem mevcut ortama eklenen ter kokularını anlatmaya gerek var mı?
Sonunda şehir merkezindeki ilk durağa vardık. Kapılar zar zor açılınca, kırmızı otobüs doğum yapan bir deniz atı gibi sarsıla sarsıla içindekileri dışarı attı; inenler ise akşam işten çıkınca tekrar bu otobüse binmek için birbirlerini ezmeyeceklermiş gibi, son kez iniyormuş gibi, özgürlüğüne kavuşmuş mahkumlar gibi hızlı adımlarla uzaklaştılar otobüsten. Bir taraftan bu garip telaşı izliyor, bir taraftan da bir sonraki durakta inmek üzere kitabımı çantama yerleştiriyordum. Bu seyahati de tek paragraflık bir okuma ile tamamlamıştım; etrafımdaki hikâye kitaptakini bastırmıştı yine.
Şehrin en merkezi, en işlek caddelerinden birinin üzerinde, arkasındaki varoş semte sırtını dönmüş lüks otelin önünde indim otobüsten. 'Şimdi şuranın üst katında oturup uzun uzun kahve keyfi yapmak vardı…' diye düşündüm ve düşünür düşünmez de otele arkamı döndüm. Bu hayal uzarsa, gerçekler daha da kötü çarpacak, gün çekilmez olacaktı. Neyse ki döndüğüm anda beni hayallerimden uzağa götürecek olan ikinci otobüs geldi. Gündüz rüyalarımı, ertesi gün aynı yerde bulmak üzere durakta bıraktım ve otobüse bindim. İki katlı kırmızı otobüsten sonra bu tek katlı mavi otobüs bir sayfiye yeri gibiydi. Otobüsün basamaklarını çıkarken şoförle göz göze geldim ve adamın dudağının sağ kenarının hafif yukarı kalkışını bir tik emaresi olarak mı, yoksa gülümseme olarak mı algılamam gerektiği konusunda birkaç saniye kararsız kaldım ve sonunda inanmakta zorluk çekerek bunun bir gülümseme olduğunu anladım. Gülümseyen bir otobüs şoförü… Neredeyse kartı okuturken çıkan o tüyler ürpertici sesi bile duymayacaktım. Gülümsemesine karşılık verip koridorda ilerleyerek yarısı boş otobüsün içinde kendime uygun bir yer aramaya başladım. Gözüm sol tarafımda kalan koltuklardaydı fakat ne yazık ki cam kenarında boş koltuk kalmamıştı. Mecburen birinin yanına oturdum. Yirmilerinde genç bir delikanlıydı bu; kulağında kulaklık, dışarıyı izliyordu. Ben yanına oturmaya yeltenince yüz altmış derece ayırdığı bacaklarını toparladı. Bana göz ucuyla baktıktan sonra kendi dünyasına geri döndü. Muhtemelen, neden alışıldığı üzere gidip bir kadın yolcunun değil de bacaklarını yay gibi germiş, üstelik teker üstündeki koltukta oturan bir erkek yolcunun yanına oturduğumu merak etti. Bu çocuğun belki de uzun süre yalnız oturabilme umuduyla seçtiği teker üstü koltuk, benim için tercih sebebiydi. Birazdan, günün en önemli dakikaları gelecek ve ben köprünün sağ tarafında kalan kısmı en iyi bu koltuktan izleyebilecektim. Aslında bindiğim duraktan sonraki durakta inecektim ama bu arada kıta değiştirecek, dünyanın en güzel manzaralarından birini sığdıracaktım bu iki durak arasına. Otobüs ilerledikçe heyecanım artıyordu. Gişelerde trafik tıkansın diye dua etmeye başladım. Bu kadar olağan bir şey için yine de her gün dua ediyordum. Ne olur ne olmaz…
İlerledikçe otobüsün hızı düşmeye başladı. Birkaç dakika sonra trafik iyice tıkanmıştı. Gişelere yaklaştıkça şerit sayısı ikiye katlanan yolda ağır ağır ilerlerken arabaların bu kadar yakın olup da birbirlerine çarpmayışlarını hayretle izledim. Yanımda oturan çocuk da yanda bizimle ağır ağır ilerleyen, süratli gidebilmesi ile tanınan bir arabayı inceliyordu. Belki kafese kapatılmış bir çitanın çaresizliğini görüyordu arabada, belki ona baktıkça otobüse mahkûm oluşuna isyan ediyor, belki de genç kadın şoföre bakıp 'Kesin zengin kocası var,' diye geçiriyordu aklından. Belki de bunlar benim aklımdan geçenlerdi; belki çocuk arabayı değil, akşam ne yiyeceğini düşünüyordu. Araba ilerleyip bizi geride bırakınca, trafiğin açıldığını fark edip tekrar köprüye verdim dikkatimi. Biraz sonra mavilik kendini göstermeye başladı. İnsan her gün, günde iki defa aynı manzara karşısında, her defasında ilk kez görüyormuş gibi aynı şiddette heyecanlanır mı? Heyecanlanıyordum. Hele bir de o günkü gibi temiz ve güneşli bir hava varsa, insan ağır giden bir otobüste olduğu için şükrediyordu. Ama nasıl oluyorsa, ağır ağır gitmesi gereken otobüs köprüden saatte yüz seksen kilometre hızla geçiyordu. O gün de yine aynı şey oldu ve ben mecburen bütün uyuşukluğumdan sıyrılıp, şoföre kızgın bakışlar fırlatmayı bırakıp, bütün enerjimi gözlerim ve beynim arasındaki bağlantının hızlı kurulmasına vermiştim. Bir daha göremeyecekmişim gibi, büyük bir telaşla boğazı incelemeye ve görüntüyü tüm gün beni idare etsin diye hafızama kazımaya çalıştım.
Mavi denizin üzerine düşen güneş ışınlarının parıltısı, bu parıltıların içinde köpüklü çizgiler çizerek ilerleyen gemiler, vapurlar, tekneler… Her an ayağını suya daldırıp hınzırca tepedeki evlere nispet yapan kıyıdaki yalılar… En güzel boğaz manzarasının yukarıdan görülebileceğini iddia eden, ağaçlar içinde kaybolmuş, kıyıdaki yalılara tepeden bakan evler… Yapıldıkları zamanla şimdiki zaman arasındaki farkın şaşkınlığını üzerlerinden atamamış, eski dönem kıyafetleriyle günümüze ışınlanmış gibi herkesin gözlerini dikip baktığı, etrafı ile uyumsuz, bir zamanlar burada önemli olaylar yaşandığının kanıtı tarihi yapılar…Modern görüntüleri ile övünen, hakkında çok şey duydukları Boğaz’la ilgilenmiyor gibi uzakta duran fakat meraklarına yenik, boyunlarını uzatıp bu yaşlanmayan güzelliği görmeye çalışan genç gökdelenler…
Başkası için durağan bir tabloyu andıran bu manzara, benim gözümde birbiriyle atışan karakterlerle dolu bir tiyatro sahnesiydi. Köprüye girişle ışık ve dekor bir anda değişiyor, köprüden çıkışta her şey eski haline dönüyordu. Köprü boyunca süren bu kısa oyun beni gündelik hayattan koparıyor, etkisi oyundan çıktıktan sonra da devam ediyordu.
Köprünün çıkışına doğru, başımı iyice geriye doğru çevirip son manzara kırıntılarını toplamaya çalışırken, yanımdaki çocukla göz göze geldim. Manzaraya bakmak için neden bu kadar çırpındığımı anlamadığını ifade eden küçümser bir bakış attıktan sonra telefonuna döndü. Muhtemelen o an hakkımda, birkaç gün evvel Anadolu’nun ücra bir köşesinden geldiğim ve ilk kez Boğaz’ı gördüğüm ile ilgili bir hikâye yazdı kafasında. O manzaranın beni tüm gün idare edecek hayati bir öneme sahip olduğundan habersizdi.
Artık çocuğun iç sesi olmaktan vazgeçip önüme döndüm. Manzara da artık görünmez olduğuna göre yapacak bir şey kalmamıştı; gösteri bitmişti ve ben birazdan inecektim. Kucağıma yayılmış çantamı toparlayıp ağır ağır yerimden kalktım. Ben kalkınca çocuğun bacakları yine eski halini aldı.
İnecek olan diğer yolcularla birlikte kapının ağzında toplandık. O an şoför ani bir fren yapsa, muhtemelen üst üste yığılıp koridor boyunca sürüklenirdik, ama yine de ayağa kalkmak için otobüsün durmasını beklemek kabul edilebilir bir davranış değildi; herkesin acelesi vardı ve o yarım dakika herkes için çok önemliydi. Bir an önce önemli işlerimizin başına geçip, dünyayı güzelleştirmenin ve insanlığı geliştirmenin yollarını arayacaktık.
Tutunduğum demir çubuğun üzerindeki, ineceğimizi şoföre haber veren, 'Müsait bir yerde lütfen…' cümlesinin yerine geçen kırmızı düğmeye bastım. Otobüs iyice yavaşlayarak üst geçidin hemen yanındaki durakta durdu. Kapıların iki yana doğru tıslayarak açılmasıyla kendimizi dışarı bıraktık.
Bedenim hızlı adımlarla üst geçide doğru yürürken, ruhum tam tersi yönde ilerliyordu. Ruhumu yok sayarak bedenimin otomatik hareketlerine bırakmıştım kendimi. Merdivenleri birer birer çıktıktan sonra yavaşlayıp aşağıdan hızla geçen arabaları izleyerek yürüdüm.
Her tarafta telaş vardı. Hayat hızla etrafımda akıyor, ben donmuş gibi öylece bakıyordum. Orada öylece dikilmiş bütün bu koşturmaya anlam vermeye çalışıyordum. Aldığım bir omuz darbesiyle sarsılmasam düşüncelerde kaybolurdum. Çarpıp geçen kadına baktım, hızlı hızlı yürümeye devam etti. Onun için gün içinde çarpılacak onlarca sıradan omuzdan biriydim. Bunu, yoluma devam etmek için bir uyarı olarak alıp adımlarımı hızlandırdım. Yanımdan geçenlerin ritmine uyum sağlayıp merdivenleri hızla indim.
Biraz ilerledikten sonra gözüm yol üstündeki yeşil kapılı kahveciye takıldı. İnsanlar kahvelerini alıp iş yerlerine gidiyordu, çok az kişi orada oturarak içiyordu kahvesini. Oranın sakinliği beni cezbediyordu; kahveci gözden kaybolana kadar, orada oturup lezzetli kahvemi yudumlarken saatlerce kafamın içinde kaybolduğumu düşünüyordum. O anda bütün binalar yok oluyor, sadece beyaz kumların üzerinde yeşil kapılı kahveci kalıyordu. Kapının az ilerisinde alabildiğine açık bir deniz başlıyor, kahvecinin tepesinde dev palmiye ağaçları rüzgârda ağır ağır sallanıyordu. Sessiz, sakin… Etrafta kimse yok. Ağaçlar ve dalgalar anlatıyor, ben dinliyorum.
İnsanların hayal, benimse gerçek dediğim bu düşünceler beni hem mutlu ediyor hem de geçireceğim günü daha da katlanılmaz hale getiriyordu. Yine de her sabah bunu düşünmekten kendimi alamıyordum.
Köşeyi dönünce kahveci görünmez oldu ve ben hayal alemine geri döndüm. Az ilerideki otoparkı da geçince iş yerimin olduğu caddeye çıkacaktım. Saate baktım, daha yarım saatim vardı.
Caddeye adım atmamla birlikte, çalışanlar dünyasına geçiş yapmıştım. Kendi içinde rutinleri, konuşulacak konuları (dedi¬koduları), hakkını vermekten çok öldürülecek zamanları olan bir alemdi; dışına çıktığında hiçbir şey ifade etme¬yen, ertesi gün unutulmaya mahkum bir rüya gibi silikleşip kaybolan, ama içindeyken hayatının tam merkezi¬ne oturan, geriye kalan bütün vaktini yöneten garip bir dünya… İş arkadaşların, sevmediğin müdürün, bütün düşüncelerini istila etmiş, yaşayıp giderken, işten ayrıl¬dığın gün hepsi, son sayfasını okuyup kapağını kapattığın kitabın kahramanları olarak geride kalırlar. Kahraman¬ların etkileyicilikleri ölçüsünde, arada birilerine anlatır, konudan uzaklaştıkça iyice yabancılaşır, anlattıklarını ger¬çekten yaşamış olduğuna inanamazsın.
Yol boyunca kafelerin önünden geçiyor, insanların kahvalt¬ı telaşını izliyordum. Bir zamanlar dar bir mahalle yolu olduğu muhtemel olan bu cadde geçmişi görmezden geliyor, dikkatleri üzerindeki restoran, kafe, iş yerleri ve yoğun trafiğe çekip, arka sokaklarda yaşayan, köylerinden sanki evleriyle birlikte gelmiş olan gecekondu sakinlerini saklamaya çalışıyor, değerinin geç anlaşılmış olmasına gücenmeden, yeni yaşantısının tadını çıkarıyordu. Az ilerideki, mesai arkadaşlarımın uğrak yeri olan tostçuya gitmek için yolun karşısına yöneldim. Durduğum yerde bir vale, müşterisinin arabasını park etmeye çalışıyordu; 'çalışıyordu' dememin sebebi beceriksizliği değildi, bilakis, arabayla bütün olmuş dans ediyordu adeta, dışarıdan bakana 'çocuk oyuncağı' dedirtecek kadar ustaca yapıyordu işini. Hızını kesen tek unsur arabaların arasındaki küçük boşluklardan karşıya geçmeye çalışan yayalardı. Durup arabayı park etmesini bekledim; o kadar seri hareketlerle giriverdi ki iki arabanın arasına, ben bir kaza olmasından endişe duyacak vakti bulamadan, o işini bitirip inmişti arabadan. Yüzünde güvenli bir gülümseme ile diğer müşteriye yöneldi, anahtarı aldı ve dibinden akan trafiğin kısacık bir fasılasını yakalayıp, ileri geri bir iki manevrayla bu arabayı da park etti. İşinden haz alan insanın yüz ifadesini tekrar görebilmek için arabadan inmesini bekledim. Yine aynı ifade ile anahtarı sallayarak, kapıda bekleyen garson arkadaşlarının yanına gitti. Yaptığı şeyden müthiş keyif aldığı o kadar belliydi ki… Acaba uzun süre durmadan araba kullanabiliyor muydu, yoksa hep böyle park ederek mi ilerliyordu?
Kendi kendime gülümseyerek yolun karşısına geçtim. Kaldırıma adım attığım anda, kısa bir kararsızlık yaşayıp, kimsenin olmadığı bir yere mi gitsem diye düşündüm fakat tostçunun kaldırıma sıfır, camdan duvarına dayanmış, akvaryumdan dışarıya bakan balıklar gibi (Sahi balıklar akvaryumun dışını algılıyor mu? O minik dudak kıpırdatışları, onları oraya tıkıp, keyifle izleyen insanlara ettikleri küfürlerin sessiz görüntüsü mü? O küfürler minik baloncuklar olarak suda süzülüp sonra havaya karışır da kimse duyamadan yok mu olur?) gelen geçeni izleyen arkadaşlarımın menziline girmiştim. Bana bakıp gülümseyerek el salladılar. Artık kaçışım olmadığını anlamanın verdiği hayal kırıklığı ile biraz sohbetin iyi geleceğini hissediyor olmanın arasında gidip gelerek yanlarına doğru yürürken gülümsemelerine karşılık verdim. Karşıdan aldığı sinyalle, beynimi beklemekten sıkılmış yüz kaslarım, beni mutlu olduğuma ikna etmeye çalışıyordu.
Cam kapıyı itip içeri girdiğimde, gülen yüzlerle birlikte, tost makinesinden yayılan, birikmiş, bilmem kaç kez üst üste yanmış, insanı hasta etme garantili yağın kokusu karşıladı beni. Masada beni bekleyenler en yakın iki arkadaşım Melek ve Elif’ti. 'En yakın arkadaş' yazması, yaşamasından kolay. Hayat beni bu iş yerine getirmiş ve ben eldeki olasılıklardan kendime en yakın olanları seçmiştim. Onlar da beni tabi… Bu bizi en yakın arkadaşlar yapar mıydı? Bazen…Belki… Ama benim için öyle değildi; bu iş yerinden ayrıldıktan sonra, adım adım onlardan kopacağımı ve önce bana sitem edeceklerini, sonra da benimle tamamen ilişkiyi bitireceklerini biliyordum.
Sandalyeyi çekip, ceketimi çıkarmadan, çantamı kucağıma koyarak, her an gidecek gibi oturdum. Günaydınlaştıktan sonra ilk laf atan Melek oldu; önce sıkıcı kıyafetlerimle, sonra eğreti oturuşumla, en son da iştahsızlığımla dalga geçti.
Melek otuzlarının başında, evli, çocuksuz ve mutsuz, mutsuzluğunun sebebi yemeklermiş gibi onları yiyerek yok etmeye çalışan, yedikçe şişen, şiştikçe şişmeyenlere sinir olan, sinir olmuyormuş gibi görünmek için onlarla dalga geçen, hayata karşı en büyük silahı şakaları olan genç bir kadındı. Mutsuzluğunun sebebi, maddi manevi sırtını annesine dayamış olan, işi olmayan kocasıydı. Bu durum hem kayınvalidesinin hayatlarına fazlaca müdahil olmasına, hem de Melek’in soranlara, göğsünü gere gere kocasının işinden bahsedememesine sebep oluyordu. Annesi ve Melek arasında sıkışıp kalmış olan mülayim koca ise kendince iş bulmak için çabalıyordu.
Melek sabırla kocasının iş bulacağı günü beklerken, sıkıntısını tek başına taşıyamıyor ve yükünü, o istemediği halde Elif’le paylaşıyordu. Ne zaman kendi yaşantısıyla ilgili olumsuz bir şey söyleyecek olsa, cümleye Elif’i de dahil ediyor, zorla onu kaderine ortak ediyordu. Elif’in de kendisi ile benzer maddi şartlarda yaşaması, yemeğe olan düşkünlükleri ve benzer kiloda olmaları Melek için yeterli ortaklıklardı.
Oysa Elif düzenli işi olan, çok sevdiği kocasına ve yaşantısına sahip çıkıyor, yargılarından dolayı Melek’e sinir oluyordu. Ona bir şey söyleyemediği için de bana döküyordu içini. Bense onu dinlerken, hiçbir şey söylemeden, bir daha oraya dönmemek üzere kalkıp gitmenin hayalini kurarken, dudaklarım beni umursamadan, var gücüyle Elif’i teselli ediyordu.
Kısacası, Elif’le olan arkadaşlığım terapi seansları, Melek’le olan ise tenis maçı şeklinde ilerliyordu. Melek’le olan arkadaşlık maçında o sabah yine herkes zevk alıyor gibi görünüyor, ama kim kimin sahasına daha sert top gönderecek diye heyecanla bekliyorduk. Bir yanım bırak atsın diyor, bir yanım maçı kazanmak istiyor, kendini iyi hissetmek için benimle dalga geçmesini kabullenemiyordu. Bu sırada Elif yandan maçı izliyor, olabildiğince tarafsız görünürken benim kazanmamı istediğini belli etmemeye çalışıyordu. Eğer ki kazanmışsam, yalnız kalınca tebrik ediyordu.
O sabah da Melek’le olan maçımızı bitirdikten sonra kahvaltıcıdan ayrıldık. Dışarıdaki hareket devam ediyordu; trafik akıyor, arada korna sesleri duyuluyor, vale çocuklar arabaları park etmeye devam ediyor, kafelere girilip çıkılıyor, mideler gurulduyor, sohbet ve gülüşmeler eşliğinde mideler susturuluyor, hesaplar ödeniyor, paralar azalıyor, artırmak için iş yerlerine doğru yürünüyordu.
Biz de karşıya geçip başkalarıyla birlikte işyerimizin olduğu binadan içeri girdik. Birinci kattaki ofise gitmek üzere ben merdivenlere yöneldim, Elif ve Melek ise asansörü kullandılar. Kısa bir ayrılıktan sonra üst katta buluştuk ve herkes kendi departmanına ayrıldı.
Melek satış bölümündeydi. Dışarı çıkıp müşterilerin ayağına giden satış elemanlarından farklı olarak gün boyu masasında oturup telefondan satış yapan üç satış elemanından biriydi. Müşterileriyle muhabbeti çok iyiydi, pratikti ve tecrübeliydi, dolayısıyla müdürüyle arası iyiydi.
Elif ise pazarlama departmanındaydı. Müdür dahil toplam üç kişilerdi. Genel olarak keyfi yerindeydi Elif’in, sadece ara sıra müdürünün işleri çoğunlukla ona vermesinden ve kendisinin aylaklık etmesinden dert yanıyordu. Yakışıklı bir müdürü vardı ve adam bunun farkında olmakla kalmıyor, bu durumu kullanıyordu da. Düzenli aralıklarla genel müdür hanımın odasını ziyaret ediyor, sohbet eşliğinde, görüntüsüyle kadını yarı hipnotize ettikten sonra ıslık çala çala odasına dönüyor ve çıkış saatini bekliyor, bazen de beklemeden çıkıyordu. Her şeye rağmen Elif’in pek şikâyet edeceği bir şey yoktu, benim durumum bunun kanıtıydı.
Ben yine kendimi omuzlarımdan iterek masama doğru götürmeye çalışırken tüylerimi diken diken eden o sesi duydum: müdürüm Sedat’ın kahkahası. En iyi yaptığı şeyi yapıyordu yine: Masaların arasında dolanarak millete laf atıyor, afyonu patlamamış çalışanları zoraki güldürüyordu. Onun o yuvalarından fırlamış, yere düşecek gibi duran gözlerini, saçsız kafasını, yayvan burun deliklerini görünce yüzümün aldığı şekle bakınca, görülemeyecek kadar ince olan dudakları gülümsemesini yüzde elli azalttı. Sonra muhtemelen yüzde ellinin hislerini fazla ele vereceğini düşünerek kendini zorlayıp yüzde otuz artırdı ve bana kısık sesle 'Günaydın,' dedi. Hislerimiz karşılıklıydı.