PUSLU
KAFA

Yayınlanma: 17.05.2025


Ölü Anne (Anne ve Kız-1)

Şu anda yoğun bakımdasın anne. Üç hafta oldu buraya geleli. Doktorlar pek iç açıcı konuşmuyor, ama var güçleriyle seni yaşatmaya çalışıyorlar. Üç haftadır bütün o cihazlar, hemşireler, doktorlar seni hayatta tutmak için harıl harıl çalışıyorlar.

Ne garip değil mi? Onca emek… Senin için… Ahlâk ne acayip şey. Senin nasıl bir insan olduğunun hiçbir önemi yok şu anda. Seni hayatta tutmak için seferber olmuşlar. Bana sorsalar, yormayın kendinizi derim.

En zoru da ne biliyor musun? Seni soran yakınlara haber verirken iyi dileklerine eşlik etmek zorunda olmak. Onların beni görmesini istediğim gibi, iyi evlat gibi görünmeye çalışırken içten içe kendime ihanet etmenin acısını yaşıyorum. Ama bunu yaşadığımın farkında değilim, sadece huzursuzluk hissediyorum. Çocukluğumdan beri o kadar alışmışım ki başkalarının beklentilerine göre yaşamaya, kendimi yok saymak en iyi yaptığım şey olmuş. Öyle bir yok saymışım ki kendimi anne, kim olduğum ile ilgili en ufak bir fikrim bile yok. İçimden, derinlerden bir ses sürekli bana huzursuzluk vererek kendince beni uyarmaya çalışıyor ama ben onu duymamak için elimden geleni yapıyorum. Kulağımı hep dışarı çeviriyorum. Diğer insanlara, işime, telefonuma, televizyona çeviriyorum kulağımı, yeter ki o içerideki sesi duymayayım.

İnsanlar hayırlı kız evlatları öve öve bitiremezken, benim de onlardan biri olduğumu söylerken, aslında benim burada durup senin ölüm haberini duymayı beklediğimi bilmiyorlar. Evet, anne… Bu ilaç, telaş ve endişe kokularının karıştığı hastane koridorunda oturmuş, seninle olan ilişkimiz gibi acı ve tatsız kahveyi yudumlarken ölmeni bekliyorum. Ölüm haberini alınca ne hissedeceğimi merak ediyorum. İnsanın annesi ölünce ağlar değil mi? Ben ağlayabileceğimi sanmıyorum. Sen ölünce ve ben ağlayamayınca insanlar çok üzüldüğümü, hep içime attığımı, bir ağlasam rahatlayacağımı söyleyecekler. İçime attığım doğru, ama üzüntümü değil, öfkemi. Oysa üzülmeyi çok isterdim anne, seni o kadar sevmiş olsaydım ki, acılar içinde kıvransaydım şimdi. Böyle düşünürken birden senin acılar içinde kıvrandığın o hikâye geliyor aklıma; ben doğduğumda, “Kızın oldu!” diye haber verdiklerinde duyduğun acı… Keşke acılar içinde kıvrandığın o hikâyeyi, kızın oldu dediklerinde duyduğun acıyı hiç yaşamamış olsaydın, keşke başka bir hikâye yazmış olsaydık seninle ve ben şu an derin bir keder içinde olsaydım.

Hayatındaki en önemli insan tarafından, annen tarafından kabul edilmemiş olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun anne? Sahi senin annele ilişkin nasıldı sen büyürken? Sen de mi sevilmedin benim gibi? Hiç anlatmazdın böyle şeyleri. Bana değil tabi, arkadaşlarına. Seninle ilgili ne biliyorsam arkadaşlarına anlattıklarından biliyorum zaten. Gerçi onlara da pek göstermezdin yaralarını. Her konuda mükemmel göstermeye çalışırdın kendini. Ailendeki herkesin sadece en iyi taraflarını anlatırdın etrafına. Senin hayatında hiçbir şey eksik ya da hatalı olamazdı. İnsanlara anlattıkça kendini de iyice inandırırdın buna. İçten içe bilirdin hayatının bu kadar mükemmel olmadığını ama öyle derin bir inkâr halindeydin ki, adeta kendine yeni bir dünya yaratmıştın kafanda. Beni bile överek anlatırdın herkese ne kadar çalışkan olduğumu ne kadar neşeli olduğumu anlatırdın hep. Sevilmek için yaptığım her şeyi överek anlatırdın. Ama etrafta insanlar olmadığında, kendi küçük dünyamıza döndüğümüzde, senin çocuğun olmaya lâyık olmadığımı iliklerime kadar hissettirirdin bana.

Geçenlerde internette enteresan bir konuşmaya denk geldim anne. Spiritüel konularda konuşan biri, insanın anne babasını kendisinin seçtiğini söylüyordu. Ruhumuz, biz dünyaya gelmeden anne ve babamızı seçiyormuş. Bu hayatta öğrenmemiz gereken şeyleri öğrenebileceğimiz ortama doğuyormuşuz. Bunu bilemeyiz tabi ama ne yalan söyleyeyim, bu bilgi biraz sarstı beni. Ben gerçekten seni mi seçtim anne? Nedir benim senden öğrenmem gereken? Sevmeyen bir anneye rağmen kendi değerimi bilmeye çalışmak mı benim hayattaki sınavım? Eğer öyleyse çok zor bir sınav bu. Hatta kendime bakıyorum da, benim bu sınavı geçme ihtimalim yok çünkü bu değersizlik hissi beni zamanla berbat bir insana çevirdi. Bak sana anlatayım nasıl bir insan olduğumu, sen de daha iyi tanırsın böylece eserini.

Ne kadar kıskanç bir insan olduğumdan başlayayım. Öyle masum kıskançlıklar, basit imrenmeler değil, karşımdakine zarar vermeyi isteyecek kadar kıskanıyorum insanları. Hele de annesi tarafından sevilmişleri… Mesela annesiyle ilişkisi iyi olan arkadaşlarıma karşı, güler yüz ve ilgi ile üzerini örtmeye çalıştığım bir kin besliyorum. Sohbetlerimiz sırasında bu arkadaşlarımın aslında anneleriyle ilişkilerinin o kadar da iyi olmadığını, annelerinin onları o kadar da sevmediğini, fazla dikkat çekmeyecek şekilde cümleler arasına sıkıştırıyorum. Bazen şakayla karışık yapıyorum bunu. Zaten kafamdakileri dürüstçe, olduğu gibi söylemeye hiçbir zaman cesaretim olmadı benim, sevilmemekten çok korkuyorum çünkü. Söylemeye cesaret edemediğim şeyleri şakayla karışık söylemek bildiğim en iyi yöntem. Arkadaşlarımın canını da böyle yakıyorum işte. Çünkü bu acıyı sadece ben taşımak istemiyorum. Tabi ki acımı hafifletmiyor onları üzmek, sadece yalnızlığımdan kurtulmaya çalışıyorum. Zaten arkadaşlarım da o yüzden var; senden alamadığım sevgiyi, ilgiyi onlardan almaya çalışıyorum. Bazen benden yorulup uzaklaşanlar oluyor. Uzaklaşmasınlar diye elimden geleni yapıyorum; arıyorum, çat kapı ziyaretlerine gidiyorum, yardıma ihtiyaçları olduğunda sormasalar dahi yardıma koşuyorum, hediyeler alıyorum. Ama en önemlisi hediye. Derin ve samimi sevgi nedir, nasıl gösterilir bilmediğim için elle tutulur, gözle görülür şeyleri kullanıyorum. Zengin olmayı en çok bunun için istedim zaten. Herkes parayı sever, dolayısıyla beni de sever diye düşündüm.

Sadece annesi ile ilişkisi iyi olanları değil, benden daha başarılı, daha güzel ve daha zengin olanları da kıskanıyorum. Kıskançlığım belli olmasın diye onlara iyice yaklaşıp hayatıma sokmaya çalışıyorum. Her fırsatta iltifat ediyorum. Güzel sözlerime ve güler yüzüme kayıtsız kalamıyorlar tabi. İyice yakınlaştıktan sonra hafif hafif başlıyorum iğnelemelerime. Özgüvenlerini kırmaya çalışıyorum. Genelde kalabalık arkadaş görüşmelerinde yapıyorum bunu, baş başa sohbetlerde asla yapamam. Eşi ya da işiyle ilgili sorun yaşayıp benden tavsiye isteyen arkadaşlarımı kasıtlı olarak yanlış yönlendirip patron ya da eşlerine karşı cephe almalarını sağlıyorum. Bunu öyle güzel, öyle samimi bir kılıfla yapıyorum ki, asla gerçeği anlayamıyorlar. İnanır mısın, bazen onlarla ağlıyorum bütün bu konuşmaları yaparken. Madem ben kendimi yukarı kaldıramıyorum, onlar aşağı insin istiyorum. Çoğunlukla bu teşebbüsümde başarılı olamasam da, insanların gözlerinde bir an, küçücük bir hayal kırıklığı bile görmek yetiyor bana.

O kadar değersiz hissediyorum ki kendimi, kimse bunu anlamasın diye gidip kendime, dışarıdan ne kadar pahalı olduğu anlaşılacak kıyafetler alıyorum. Bu kıyafetleri alırken mağazadaki çalışanlara kölelerimmiş gibi davranmayı ihmal etmiyorum. Bu büyük ve kalabalık şehirde, aslında hiç ihtiyacım olmayan kocaman arabama binip lüks restoranlara gidiyorum. Azarlayıp aşağıladığım garsonlarla göz göze gelmemeye çalışırken, karşımda oturan iş arkadaşımı abartılı sevgi sözcüklerine boğuyorum. Her fırsatta arkadaşlarımı, özellikle de yeni tanıştıklarımı gösterişli evime davet ediyorum. İçeri girdikleri anda gözlerinde beliren o ışıltıyı görmek hoşuma gidiyor. Kendi başıma bu evi alamazdım evet, sahip olduklarımın çeyreğine bile sahip olamazdım biliyorum ama böyle değilmiş gibi davranmaya devam edeceğim. İnsanların bana hayranlık duymasını sağlamaya devam edeceğim. Kendi yaratmadığım bütün bu varlığın bir gün elimden kayıp gitmesinden deli gibi korktuğumu kimseye belli etmeyeceğim.

Biliyorum, bütün bu anlattıklarımdan sonra diyeceksin ki, elli yaşına geldin, aşamadın mı hâlâ beni? Aşamadım anne. Beş yaşında kaldım ben. Ayağım sana takıldı, yerden kalkamıyorum. Bana borçlusun anne, bir ömür boyu yetecek sevgiyi borçlusun bana. Borcunu da alıp gideceksin şimdi. Sen gidince her şey bitecek sanıyorsun değil mi? Hayır, bitmeyecek. Ben seninle konuşmaya devam edeceğim. Bir gün ben de öldüğümde seninle tekrar buluşup, bu sefer bunları yüzüne söylemenin hayalini kuracağım. Bin defa bu konuşmayı canlandıracağım kafamda. Bir taraftan da ölene kadar sana kendimi beğendirmeye çalışacağım. Yerimde duramayacağım, beş dakika sakince oturamayacağım, hep gergin, hep endişeli yaşayıp sürekli bir şeyler başarmaya çalışacağım. Alkış arayacağım. O zaman sevilirim belki diye. O zaman biraz kabul edersin beni belki diye… Abarttığımı düşünüyorsun değil mi? Hayır abartmıyorum anne! Sürekli ne kadar aptal ve beceriksiz olduğumu duyarak büyüdüm ben. Ağzın sussa gözlerin konuşurdu. O bakışların… Uzun uzun cümleler kurardı bakışların, üzerime basıp beni küçücük yapardı. İşte ben bu cümlelerin altından kalkmaya çalışıyorum başarı peşinde koşarak. Herkese ne kadar akıllı olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum. Tabi ki buna inandığım için değil, inanıyor gibi yapıyorum. Eleştiriye karşı o kadar hassasım ki, yaratmaya çalıştığım bu insana en ufak bir söz söyleyen olursa gözlerimden alevler fışkırıyor.

Şimdi bir soru daha soracağım sana. Annesi tarafından sevilmemiş ve bunu çözememiş bir kadının başına gelebilecek en kötü şey nedir sence? Tabi ki bir kızının olması. Şimdi ben de senin gibi bir anneyim. Okuldan dönen çocuğuna sarılıp öpmek, hal hatır sormak yerine sınavın nasıl geçti diye soran bir anneyim. Bana yakışacak kadar başarılı bir evlât olması için elimden geleni yapıyorum. Özel okullara, türlü kurslara gönderiyorum. Her fırsatta yurt dışına yolluyorum. Yabancı ülkelere alışması lazım çünkü göbek bağını dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin bahçesine gömdüm ben. Ama bütün bu çabalarım büyük oranda boşa gidiyor çünkü kızım benim gibi değil; benim seni ilâhlaştırdığım gibi ilâhlaştırmıyor beni, her sözümü kanun gibi almıyor, her dediğimi yapmıyor. Yine de son ana kadar çabalamaya devam edeceğim, elimi üzerinden çekmeyeceğim. Ben ona, onun için kafamda yarattığım ideal hayatı yaşatmaya çalışırken, onun ilk fırsatta yanımdan kaçıp gideceğini, benden nefret ettiğini, şimdi benim senin ölmeni beklediğim gibi onun da benim ölmemi bekleyeceğini bilmeden yaşayıp gideceğim. Aklı varsa o çocuk yapmaz. Çünkü ne kadar bana benzemiyor desem de benden bir şeyler taşıyacak içinde. Az da olsa taşıyacak.

Evet anne, işte böyle biriyim ben. Kafamın içinde seninle mücadele ederken doktor geldi yanıma. Durumunun ne kadar berbat olduğunu sanki öyle değilmiş gibi anlatmaya çalışıyor. Bir taraftan, hesabımız kapanmadığı için seni kurtarmasını istiyorum, bir taraftan da seni kurtarmaya çalıştığı için hiç tanımadığım bu adamdan nefret ediyorum. Neden bu kadar kibar? Neden lafı dolandırıyor? Bana inat olsun diye mi, yoksa burası özel hastane olduğu için mi? O ne derse desin, ben artık yolun sonuna geldiğimizi biliyorum. Kendini herkesten o kadar yukarıda görürdün ki, neredeyse insanüstü bir varlık olduğuna inandırdın bizi. O kadar akıllı, o kadar canlı, sağlıklı… Ama bak, sen de insanmışsın, sen de ölümlüymüşsün. Merak etme, sen öldükten sonra ağlayacağım. Ağlamam demiştim ya, ağlayacağım aslında. Tıpkı yoğun bakımda yanına gelip sevgi sözcükleri söylediğim gibi… Bana cevap veremediğin o anlarda, ikimiz için güzel bir anne-kız ilişkisi yarattım. İki kişilik gibi görünen bu tek kişilik oyunumdan hemşireler çok etkilendi. Aynı şey cenazende de olacak; ağlamaktan helak olacağım, zor teselli edecekler beni. Böylece hiç kimse ne kadar berbat bir ilişkimiz olduğunu anlamayacak. Cenaze boyunca ben senin çok sevdiğin kızın olacağım. Sen de benim, yokluğuna dayanamadığım canım annem olacaksın.

Peki sana anlattığım bunca şey ne olacak? Boş ver, unut gitsin hepsini. Her zaman yaptığımız gibi görmezden gelelim, hiç yokmuş gibi davranalım. Ben mi? Ben de unutacağım merak etme. Zaten bütün bunları anlatan da ben değilim. Nerede bende o içgörü?

Şu anda yoğun bakımdasın anne. Üç hafta oldu buraya geleli. Doktorlar pek iç açıcı konuşmuyor, ama var güçleriyle seni yaşatmaya çalışıyorlar. Üç haftadır bütün o cihazlar, hemşireler, doktorlar seni hayatta tutmak için harıl harıl çalışıyorlar.

Ne garip değil mi? Onca emek… Senin için… Ahlâk ne acayip şey. Senin nasıl bir insan olduğunun hiçbir önemi yok şu anda. Seni hayatta tutmak için seferber olmuşlar. Bana sorsalar, yormayın kendinizi derim.

En zoru da ne biliyor musun? Seni soran yakınlara haber verirken iyi dileklerine eşlik etmek zorunda olmak. Onların beni görmesini istediğim gibi, iyi evlat gibi görünmeye çalışırken içten içe kendime ihanet etmenin acısını yaşıyorum. Ama bunu yaşadığımın farkında değilim, sadece huzursuzluk hissediyorum. Çocukluğumdan beri o kadar alışmışım ki başkalarının beklentilerine göre yaşamaya, kendimi yok saymak en iyi yaptığım şey olmuş. Öyle bir yok saymışım ki kendimi anne, kim olduğum ile ilgili en ufak bir fikrim bile yok. İçimden, derinlerden bir ses sürekli bana huzursuzluk vererek kendince beni uyarmaya çalışıyor ama ben onu duymamak için elimden geleni yapıyorum. Kulağımı hep dışarı çeviriyorum. Diğer insanlara, işime, telefonuma, televizyona çeviriyorum kulağımı, yeter ki o içerideki sesi duymayayım.

İnsanlar hayırlı kız evlatları öve öve bitiremezken, benim de onlardan biri olduğumu söylerken, aslında benim burada durup senin ölüm haberini duymayı beklediğimi bilmiyorlar. Evet, anne… Bu ilaç, telaş ve endişe kokularının karıştığı hastane koridorunda oturmuş, seninle olan ilişkimiz gibi acı ve tatsız kahveyi yudumlarken ölmeni bekliyorum. Ölüm haberini alınca ne hissedeceğimi merak ediyorum. İnsanın annesi ölünce ağlar, değil mi? Ben ağlayabileceğimi sanmıyorum. Sen ölünce ve ben ağlayamayınca insanlar çok üzüldüğümü, hep içime attığımı, bir ağlasam rahatlayacağımı söyleyecekler. İçime attığım doğru, ama üzüntümü değil, öfkemi. Oysa üzülmeyi çok isterdim anne, seni o kadar sevmiş olsaydım ki, acılar içinde kıvransaydım şimdi. Böyle düşünürken birden senin acılar içinde kıvrandığın o hikâye geliyor aklıma; ben doğduğumda, “Kızın oldu!” diye haber verdiklerinde duyduğun acı… Keşke acılar içinde kıvrandığın o hikâyeyi, kızın oldu dediklerinde duyduğun acıyı hiç yaşamamış olsaydın, keşke başka bir hikâye yazmış olsaydık seninle ve ben şu an derin bir keder içinde olsaydım.

Hayatındaki en önemli insan tarafından, annen tarafından kabul edilmemiş olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun, anne? Sahi senin annenle ilişkin nasıldı sen büyürken? Sen de mi sevilmedin benim gibi? Seninle ilgili ne biliyorsam arkadaşlarına anlattıklarından biliyorum, ama böyle şeyleri arkadaşlarına da anlatmazdın, onlara da pek göstermezdin yaralarını. Her konuda mükemmel göstermeye çalışırdın kendini. Ailendeki herkesin sadece en iyi taraflarını anlatırdın etrafına. Senin hayatında hiçbir şey eksik ya da hatalı olamazdı. İnsanlara anlattıkça kendini de iyice inandırırdın buna. İçten içe bilirdin hayatının bu kadar mükemmel olmadığını ama öyle derin bir inkâr halindeydin ki, adeta kendine yeni bir dünya yaratmıştın kafanda. Beni bile överek anlatırdın herkese ne kadar çalışkan olduğumu ne kadar neşeli olduğumu anlatırdın hep. Sevilmek için yaptığım her şeyi överek anlatırdın. Ama etrafta insanlar olmadığında, kendi küçük dünyamıza döndüğümüzde, senin çocuğun olmaya lâyık olmadığımı iliklerime kadar hissettirirdin bana.

Geçenlerde internette enteresan bir konuşmaya denk geldim anne. Spiritüel konularda konuşan biri, insanın anne babasını kendisinin seçtiğini söylüyordu. Ruhumuz, biz dünyaya gelmeden anne ve babamızı seçiyormuş. Bu hayatta öğrenmemiz gereken şeyleri öğrenebileceğimiz ortama doğuyormuşuz. Bunu bilemeyiz tabi ama ne yalan söyleyeyim, bu bilgi biraz sarstı beni. Ben gerçekten seni mi seçtim, anne? Nedir benim senden öğrenmem gereken? Sevmeyen bir anneye rağmen kendi değerimi bilmeye çalışmak mı benim hayattaki sınavım? Eğer öyleyse çok zor bir sınav bu. Hatta kendime bakıyorum da benim bu sınavı geçme ihtimalim yok, çünkü bu değersizlik hissi beni zamanla berbat bir insana çevirdi. Bak sana anlatayım nasıl bir insan olduğumu, sen de daha iyi tanırsın böylece eserini.

Ne kadar kıskanç bir insan olduğumdan başlayayım. Öyle masum kıskançlıklar, basit imrenmeler değil, karşımdakine zarar vermeyi isteyecek kadar kıskanıyorum insanları. Hele de annesi tarafından sevilmişleri… Mesela annesiyle ilişkisi iyi olan arkadaşlarıma karşı, güler yüz ve ilgi ile üzerini örtmeye çalıştığım bir kin besliyorum. Sorular sorarak anlatmalarını sağlıyorum anneleriyle ilişkilerini, -ki böylece ilişkilerinde bir eksik, yalan veya zayıflık bulabileyim. Sonraki sohbetlerimiz sırasında bu arkadaşlarımın aslında anneleriyle ilişkilerinin o kadar da iyi olmadığını, annelerinin onları o kadar da sevmediğini, fazla dikkat çekmeyecek şekilde cümleler arasına sıkıştırıyorum. Bazen şakayla karışık yapıyorum bunu. Zaten kafamdakileri dürüstçe, olduğu gibi söylemeye hiçbir zaman cesaretim olmadı benim, sevilmemekten çok korkuyorum çünkü. Söylemeye cesaret edemediğim şeyleri şakayla karışık söylemek bildiğim en iyi yöntem. Arkadaşlarımın canını da böyle yakıyorum işte. Çünkü bu acıyı sadece ben taşımak istemiyorum. Tabi ki acımı hafifletmiyor onları üzmek, sadece yalnızlığımdan kurtulmaya çalışıyorum. Zaten arkadaşlarım da o yüzden var; senden alamadığım sevgiyi, ilgiyi onlardan almaya çalışıyorum. Bazen benden yorulup uzaklaşanlar oluyor. Uzaklaşmasınlar diye elimden geleni yapıyorum; arıyorum, çat kapı ziyaretlerine gidiyorum, yardıma ihtiyaçları olduğunda sormasalar dahi yardıma koşuyorum, hediyeler alıyorum. Ama en önemlisi hediye. Derin ve samimi sevgi nedir, nasıl gösterilir bilmediğim için elle tutulur, gözle görülür şeyleri kullanıyorum. Zengin olmayı en çok bunun için istedim zaten. Herkes parayı sever, dolayısıyla beni de sever.

Sadece annesi ile ilişkisi iyi olanları değil, benden daha başarılı, daha güzel ve daha zengin olanları da kıskanıyorum. Kıskançlığım belli olmasın diye onlara iyice yaklaşıp hayatıma sokmaya çalışıyorum. Her fırsatta iltifat ediyorum. Güzel sözlerime ve güler yüzüme kayıtsız kalamıyorlar tabi. İyice yakınlaştıktan sonra hafif hafif başlıyorum iğnelemelerime. Özgüvenlerini kırmaya çalışıyorum. Genelde kalabalık arkadaş görüşmelerinde yapıyorum bunu, baş başa sohbetlerde asla yapamam. Eşi ya da işiyle ilgili sorun yaşayıp benden tavsiye isteyen arkadaşlarımı kasıtlı olarak yanlış yönlendirip patron ya da eşlerine karşı cephe almalarını sağlıyorum. Bunu öyle güzel, öyle samimi bir kılıfla yapıyorum ki, asla gerçeği anlayamıyorlar. İnanır mısın, bazen onlarla ağlıyorum bütün bu konuşmaları yaparken. Madem ben kendimi yukarı kaldıramıyorum, onlar aşağı insin istiyorum. Çoğunlukla bu teşebbüsümde başarılı olamasam da insanların gözlerinde bir an, küçücük bir hayal kırıklığı bile görmek yetiyor bana.

O kadar değersiz hissediyorum ki kendimi, kimse bunu anlamasın diye gidip kendime, dışarıdan ne kadar pahalı olduğu anlaşılacak kıyafetler alıyorum. Bu kıyafetleri alırken mağazadaki çalışanlara kölelerimmiş gibi davranmayı ihmal etmiyorum. Bu büyük ve kalabalık şehirde, aslında hiç ihtiyacım olmayan kocaman arabama binip lüks restoranlara gidiyorum. Azarlayıp aşağıladığım garsonlarla göz göze gelmemeye çalışırken, karşımda oturan iş arkadaşımı abartılı sevgi sözcüklerine boğuyorum. Her fırsatta arkadaşlarımı, özellikle de yeni tanıştıklarımı gösterişli evime davet ediyorum. İçeri girdikleri anda gözlerinde beliren o ışıltıyı görmek hoşuma gidiyor. Kendi başıma bu evi alamazdım evet, sahip olduklarımın çeyreğine bile sahip olamazdım biliyorum ama böyle değilmiş gibi davranmaya devam edeceğim. İnsanların bana hayranlık duymasını sağlamaya devam edeceğim. Kendi yaratmadığım bütün bu varlığın bir gün elimden kayıp gitmesinden deli gibi korktuğumu kimseye belli etmeyeceğim.

Biliyorum, bütün bu anlattıklarımdan sonra diyeceksin ki, elli yaşına geldin, aşamadın mı hâlâ beni? Aşamadım anne. Beş yaşında kaldım ben. Ayağım sana takıldı, yerden kalkamıyorum. Bana borçlusun anne, bir ömür boyu yetecek sevgiyi borçlusun bana. Borcunu da alıp gideceksin şimdi. Sen gidince her şey bitecek sanıyorsun değil mi? Hayır, bitmeyecek. Ben seninle konuşmaya devam edeceğim. Bir gün ben de öldüğümde seninle tekrar buluşup, bu sefer bunları yüzüne söylemenin hayalini kuracağım. Bin defa bu konuşmayı canlandıracağım kafamda. Bir taraftan da ölene kadar sana kendimi beğendirmeye çalışacağım. Yerimde duramayacağım, beş dakika sakince oturamayacağım, hep gergin, hep endişeli yaşayıp sürekli bir şeyler başarmaya çalışacağım. Alkış arayacağım. O zaman sevilirim belki diye. O zaman biraz kabul edersin beni belki diye… Abarttığımı düşünüyorsun değil mi? Hayır abartmıyorum anne! Sürekli ne kadar aptal ve beceriksiz olduğumu duyarak büyüdüm ben. Ağzın sussa gözlerin konuşurdu. O bakışların… Uzun uzun cümleler kurardı bakışların, üzerime basıp beni küçücük yapardı. İşte ben bu cümlelerin altından kalkmaya çalışıyorum başarı peşinde koşarak. Herkese ne kadar akıllı olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum. Tabi ki buna inandığım için değil, inanıyor gibi yapıyorum. Eleştiriye karşı o kadar hassasım ki, yaratmaya çalıştığım bu insana en ufak bir söz söyleyen olursa gözlerimden alevler fışkırıyor.

Şimdi bir soru daha soracağım sana. Annesi tarafından sevilmemiş ve bunu çözememiş bir kadının başına gelebilecek en kötü şey nedir sence? Tabi ki bir kızının olması. Şimdi ben de senin gibi bir anneyim. Okuldan dönen çocuğuna sarılıp öpmek, hâl hatır sormak yerine sınavın nasıl geçti diye soran bir anneyim. Bana yakışacak kadar başarılı bir evlât olması için elimden geleni yapıyorum. Özel okullara, türlü kurslara gönderiyorum. Her fırsatta yurt dışına yolluyorum. Yabancı ülkelere alışması lazım çünkü göbek bağını dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin bahçesine gömdüm ben. Ama bütün bu çabalarım büyük oranda boşa gidiyor çünkü kızım benim gibi değil; benim seni ilâhlaştırdığım gibi ilâhlaştırmıyor beni, her sözümü kanun gibi almıyor, her dediğimi yapmıyor. Yine de son ana kadar çabalamaya devam edeceğim, elimi üzerinden çekmeyeceğim. Ben ona, onun için kafamda yarattığım ideal hayatı yaşatmaya çalışırken, onun ilk fırsatta yanımdan kaçıp gideceğini, benden nefret ettiğini, şimdi benim senin ölmeni beklediğim gibi onun da benim ölmemi bekleyeceğini bilmeden yaşayıp gideceğim. Aklı varsa o çocuk yapmaz. Çünkü ne kadar bana benzemiyor desem de benden bir şeyler taşıyacak içinde. Az da olsa taşıyacak.

Evet anne, işte böyle biriyim ben. Kafamın içinde seninle mücadele ederken doktor geldi yanıma. Durumunun ne kadar berbat olduğunu sanki öyle değilmiş gibi anlatmaya çalışıyor. Bir taraftan, hesabımız kapanmadığı için seni kurtarmasını istiyorum, bir taraftan da seni kurtarmaya çalıştığı için hiç tanımadığım bu adamdan nefret ediyorum. Neden bu kadar kibar? Neden lafı dolandırıyor? Bana inat olsun diye mi, yoksa burası özel hastane olduğu için mi? O ne derse desin, ben artık yolun sonuna geldiğimizi biliyorum. Kendini herkesten o kadar yukarıda görürdün ki, neredeyse insanüstü bir varlık olduğuna inandırdın bizi. O kadar akıllı, o kadar canlı, sağlıklı… Ama bak, sen de insanmışsın, sen de ölümlüymüşsün. Merak etme, sen öldükten sonra ağlayacağım. Ağlamam demiştim ya, ağlayacağım aslında. Tıpkı yoğun bakımda yanına gelip sevgi sözcükleri söylediğim gibi… Bana cevap veremediğin o anlarda, ikimiz için güzel bir anne-kız ilişkisi yarattım. İki kişilik gibi görünen bu tek kişilik oyunumdan hemşireler çok etkilendi. Aynı şey cenazende de olacak; ağlamaktan helak olacağım, zor teselli edecekler beni. Böylece hiç kimse ne kadar berbat bir ilişkimiz olduğunu anlamayacak. Cenaze boyunca ben senin çok sevdiğin kızın olacağım. Sen de benim, yokluğuna dayanamadığım canım annem olacaksın.

Peki sana anlattığım bunca şey ne olacak? Boş ver, unut gitsin hepsini. Her zaman yaptığımız gibi görmezden gelelim, hiç yokmuş gibi davranalım. Ben mi? Ben de unutacağım merak etme. Zaten bütün bunları anlatan da ben değilim. Nerede bende o içgörü?

Ölü Anne (Anne ve Kız-1)