Çakıltaşı
Bir sabah uyanıp pencereden dışarı baktığında yoğun bir sisle karşılaşırsın. Karşı tepelere kadar olan geniş alan tamamen yok olmuştur. Önce şaşkınlıkla bakakalırsın ama sonra ince bir heyecan sarar bedenini. Sonunda ilahi güç duruma el atmıştır, bütün ilçeyi silip yenisini yapacaktır! Uykudan eser kalmaz, kalkıp heyecanla camdan dışarıyı izlemeye başlarsın. Kafandan bütün olası görüntüler geçer. Bütün yolları intizamla yediden yaparsın. Yıkık dökük evlerin yerine kocaman üçgen çatılı tatlı evler koyar, kesilmiş bütün ağaçları, öldürülmüş bütün hayvanları geri getirirsin. Kocaman parklar yaparsın ki çocuklar rahatça oynayabilsin. Müze bile yaparsın şu küçücük ilçeye, en çok da çocuklar için. Kütüphane, okul… Hepsinin en güzelinden koyarsın. Sen kafanın içinde harıl harıl çalışırken sis de hafif hafif açılır. Heyecanla kafanda yarattıklarını görmek için beklersin. Sisler biraz daha açılınca renkler ve görüntüler kafandakine uymaz. Yine de beklersin, belki daha iyisi olmuştur diye. Aklın anlar da durumu, kalbin kabul etmek istemez. Sonunda kaçınılmaz gerçek gün gibi ortaya çıkar. Değişen hiçbir şey yoktur ve bıraktığın yerden devam edeceksindir.
Burası Çakıltaşı. Ege’nin içlerinde, denize kıyısı olmayan bir şehrin, denize kıyısı olmayan bir ilçesi. Yazları sıcak ve kurak, kışları fazlasıyla sıkıcı ve kömür kokulu geçer. Köyleriyle beraber tüm ilçeyi silkeleyince yaklaşık yirmi bin kişi çıkar. Hayvanları saymazsak tabi. Toprağı bereketlidir; en çok çilek, kiraz, zeytin yetişir. İnsan eli değmemiş tarafları güzeldir ama insanın dokunduğu yerler içler acısıdır. Sıvasız, dip dibe evler, çamur ve çöp dolu yollar, masaları dışarı taşmış kahvehaneler, kahvehanelerin etrafa saçılmış izmaritleri ve izmaritten hallice adamları, ortalığı gürültüye ve egzoz gazına boğan, yirmi yıl öncesinden kalma araba ve motorsikletleri… Yanyana dükkanların olduğu en kalabalık caddesinde yürürken iç içe girmiş tabelalar, kablolar, borular öyle can sıkıcıdır ki, bir modern sanat eserine bakarken yaşadığın çaresizliği yaşarsın, bir anlam veremezsin. Taş döşenmiş bir kaldırım, ağaçlı bir kaldırımdan daha estetik gelir burada yaşayanlara. O kaldırımlardan birinde yürürken, mallarının yarısının dışarıda olduğu bir nalbur dükkanının önünden geçersin. Gözüne kestirdiğin bir küreği alıp hepsini dağıtma planları yaparsın ama o anda yandaki fırından taze ekmek kokusu yükselir. “Yapma,” der, “Sen uyma onlara, gel bir ekmek al, tereyağı sür ye, unut bunları.” Elinde ekmekle koşa koşa eve gidersin.
İnsan burada yaşıyorsa ya burada doğmuştur ya da iş icabı buraya gönderilmiştir. Onun dışında en fazla yan ilçeye giderken içinden geçersin buranın. Hür irade ile seçilebilecek bir yer değildir. Sağlık, eğitim, kültürel yaşam hep asgari düzeydedir. Azla yetinmeyi öğrenirsin burada. Doktorun pratisyeni, öğretmenin bolca imlâ hatası yapanı ile idare etmeye çalışırsın. Restoran değil lokanta, kafe değil pastaneye gidersin. Kalitesiz yağla yapılmış yemeklere, çamaşır suyu ile yıkanmış bardaklarda içtiğin kireçli çeşme suyuyla yapılmış çaya vücudun alışır bir süre sonra. Ama en çok lahmacun sızlatır yüreğini. Ülkenin en iyi lahmacunlarını tatmış biri olarak burada lahmacun diye verilen şeye bakar, ağlamak istersin. Market ararsan ülkenin dört bir yanına yayılmış ucuz marketlerden vardır burada da. Zaten bir yerde bu marketlerden göremezsen bil ki orası on haneli bir köydür. Kıyafetin de, defter kalemin de, ev eşyalarının da en temel düzeyde olanının en kalitesizine razı olursun. Paran olsa da, olmasa da… Zenginin de, fakirin de çocuğu aynı okula gider çünkü seçenek yoktur. Bu yokluğun olumlu yan etkisi eşitlik olur.
Bakkal, tuhafiye, züccaciye gibi kelimeler hâlâ kullanılır burada. İki binlerde doğmuş bir çocuk doksanların müziklerini dinleyerek büyür. Buranın en popüler arabası, babanın otuz yıl önce kullandığı arabadır. En son çocukken büyükannenin evinde gördüğün perdelerden görürsün. Hatta, belediyenin organize ettiği araçlarla insanların toplanıp yağmur duasına götürüleceklerini haber veren anonslar bile duyarsın. Zamanda yolculuk yapmak gibidir burada yaşamak.
İlçenin resmi dili Türkçe’dir ama yine de anlaşamazsın buranın halkıyla. Şive değildir engel, aynı şeyi duyar farklı şeyler anlarsınız. Gündemler başkadır. Her yerde olduğu gibi burada da bir meydan vardır; ilçenin ortasında geniş, beton bir alan, etrafında sıra sıra dükkanlar. Bir pastaneye oturursun. Hemen yandaki kahvehanede, dükkanın dış cephesine asılı olan televizyon açıktır. Küçük bir açık hava sineması gibi herkes televizyona bakar. Haberlerde, İstanbul’daki bir parkla ilgili bir haber vardır. Yerine alışveriş merkezi yapılmak istenen bu merkezi parkı halk savunmaya geçmiş ve polisle çatışmaya girmiştir. Tomalar, biber gazı, yaralılar, ölüler… Sinemanın seyircileri tepkisiz izler. Bir süre sonra aralarından bir amca dayanamaz ve “Ne var yahu? Devlet ne isterse yapar, isterse parkı da kapatır,” der. İşte bu kadardır! Bu adamın sesine diğerlerinin “Kaaaveeciii, bi çay!” diye bağırmaları ve yere tükürme sesleri karışır.
Bütün bunları duymamak, biraz bir şeyler okuyabilmek için kulak tıkacını takmak istersin ama yanında olmadığını fark edersin. Kalkıp eczaneye gidersin. Kalfalardan birine kulak tıkacı istediğini söylersin. Kalfa anlamaz bir ifadeyle yüzüne bakar. Biraz tarif etmeye çalışırsın nasıl bir şey istediğini. Gider, dolapların içinde bulduğu minik bir kutuyla döner. O yaklaşırken donup kalırsın, “Allah’ım lütfen bu olmasın,” dersin. Acaba birazdan gerçeği ona söylesen mi yoksa geçiştirsen mi bilemezsin. Sonra o elindeki tampon kutusunu açıp içinden bir tane çıkarır. “Böyle bir şey mi?” diye sorar. Bir tampona bakarsın, bir kulak deliğine, bir de kalfaya. “Yok,” dersin, “bu değil.” Teşekkür edip çıkmaya karar verirsin. O sırada içeri yaşlı bir teyze ve amca girer. Teyze bir elini diğerinin içine almış acılar içinde kıvranırken amca da eczacıya teyzeyi bir akrebin soktuğunu anlatır. Sen bunu duyunca fena olursun. Gözünün önüne akrep görüntüsü gelir, teyzenin inlemesiyle birleşir. Senin de elin acımaya başlar. Teyze için yapabileceğin bir şey olmamasına üzülürsün. Sadece acısını paylaşan gözlerle onu izlemeye devam edersin. Eczaneden çıkmanın umursamazlık olacağını düşünüp orada öylece durur, kendince ona destek olursun. Teyze eczanenin içinde bir o tarafa bir bu tarafa yürür, inlemeye devam eder. Sonra eczanenin köşesine doğru bir hedefe gider gibi gider, ne yapacak diye merakla beklersin. Teyze ağır ağır, sağa sola sallanarak yürümeye devam eder. Gider, gider ve köşedeki basküle çıkar. Sen bunu görünce ikinci kez fena olursun. “Hani canın yanıyordu senin, baskül nereden çıktı şimdi?” diye hesap sorarsın içinden. Kandırılmış hissedersin kendini. Yerden bir taş alıp, teyzenin acısını hissetmene sebep olan ayna nöronlarına fırlatıp tuzla buz edersin. Eczanede taşın ne aradığını düşünürken, bunca saçmalık arasında ona mı takıldın diye kendine kızar ve oradan çıkıp gidersin.
Dışarı çıkınca hoparlörlerden yükselen duayı duyarsın. Birisi yine lokma hayrı veriyordur. Burada düzenli olarak yapılan bir etkinliktir bu. Hayır işlemek isteyen biri parasını verip bu işi yapanlarla anlaşır. İlçe meydanına düzenekler kurulur. Üst üste kızarmaktan siyaha dönmüş derin bir yağ havuzunda minik hamur parçaları kızartılır ve sıraya giren insanlara dağıtılır. Bu sırada yanda bir hoca elinde mikrofonla dualar okur. Duanın herkesin içine işlediğinden emin olmak için sesi iyice açarlar. Sen bir taraftan, defalarca yanmış yağda kızartılan bu hamur parçasının nasıl bir hayır olabileceğini düşünürsün. Bir de neden etkinlik ve eğlence olarak gördükleri şeyleri bu kadar yüksek sesle yaptıklarını merak edersin. Lokma hayrı, düğünler… Sonra gürültüden aklından geçenleri bile duymakta zorlandığını fark edersin. Hava daha sıcak gelmeye başlar.
Buralara yaz mevsiminin geldiğini havanın ısınmasından ziyade, başlayan açık hava düğünlerinden anlarsın. Düğünler en büyük eğlence kaynağıdır. İlçenin dört bir yanına yayılmış düğün mekanları genellikle aynı anda iş yaparlar. Üç cephesi olan evinin üç cephesinde ayrı düğün olur bazen. Gece yarılarına kadar sürer, uyuyamazsın. Bütün düğünlerde aynı arabesk şarkılar ve oyun havaları çalınır. Kafanda sürekli bu liste dönüp durur, içine işler. İstesen de başka şarkı mırıldanamazsın.
Düğünler önemlidir, haysiyet meselesidir. Düğün yapacak paranın olmaması önemli değildir. Kredi çekilir ya da tarla ekeceğim diye devletten alınan hibelerle düğün yapılır gerekirse. Genellikle kuru pasta ve meşrubat dağıtılsa da yemekli düğünler de vardır. Bir gün yolun o yemekli düğünlerden birine düşer. Sana gösterdikleri masaya oturursun. Beş - altı kişilik yuvarlak bir masa. Oturduğun masada kimseyi tanımıyorsundur. Biraz sonra yemekler gelmeye başlar. Her masaya büyükçe tabaklarda çorba, pilav, etli bir yemek ve cacık bırakılır. Her birinden sadece bir tabak… Ayrı ayrı gelen tek şey çatal ve kaşıktır. Bardaklar da ortak kullanılır. Herkes yemeklerden yemeye başlar. Ne yapacağını bilemeden bakarsın ama çok da garip karşılanmamak için pilavın kenarından azıcık alırsın. Diğerleri hızla senin tarafına doğru ilerler ve onlarla kesişmeden yemeği bırakırsın. Herkesin tükürüğünden bir parça bıraktığı çorbaya ve cacığa hiç yeltenmezsin bile. Yemek faslı bitince zarfın içine koyduğun sembolik parayı düğün sahibine verir, bir şeyler bahane ederek oradan uzaklaşırsın.
Burada yaşayan insanlar genel olarak buradan memnundur. Başka türlüsünü pek bilmedikleri için yaşayıp giderler. Ama bazen değişik çocuklar doğar burada. Onlar da başka türlüsünü görmedikleri halde buraya burun kıvırırlar. Komşunun yedi yaşındaki tatlı kızıyla camdan dışarıyı izleyip muhabbet ederken anlarsın bunu. Sen hayranlıkla ışıl ışıl gözlerine ve duru güzelliğine bakarken, o kızgınlıkla “Şuna bak, haritaya baksan burayı göremezsin, o kadar küçük. Ben büyüyünce başka ülkeleri görmeye gideceğim,” der. Bazıları dağın diğer tarafında ne olduğunu merak ederek doğar. Çok da kitap okur böyleleri. O da bir çeşit dağın diğer tarafını görmektir.
Buradaki komşuluk ilişkileri yalnız kalmak isteyen birini zorlayacak niteliktedir. Binadaki komşuların içli dışlı yaşar, sorgusuz birbirlerinin evine girip çıkarlar. Zaten binaya yeni taşınacak insanlar ona göre seçilir. Aralarına girebilecek kişileri isterler. Küçük yerlerde yabancıya tahammül yoktur, herkes herkesin her şeyini bilmek ister. Sen uzak durdukça senden hoşlanmamaya başlarlar. Bu hoşlanmama gitgide büyür. İnsanlar pek belli etmemeye çalışır bu durumu. Kapıda ya da dışarıda karşılaşınca ayaküstü sohbet edersin. Komşularla tek tek karşılaşınca bir gariplik hissedilmez. Ama bir gün evden çıkarken apartmanın bütün hanımlarını karşı komşunun kapısında görürsün. Sen her zamanki gibi selam verir, hâl hatır sorarsın. Ama onlardan doğru düzgün cevap gelmez. Her biri ağzında bir şeyler mırıldanır. O zorda kalmış garip hallerine içinden gülersin. Kendi aralarında o kadar çok dedikodunu yapmışlardır ki, birbirlerinden utanır, ayrı ayrı gördüklerindeki gibi konuşamazlar seninle. Onları daha fazla zor durumda bırakmamak için iyi günler diler ve gidersin. Sevilmek için çaba harcamak zorunda hissetmemenin verdiği hafifliğin bağımlısı olmaya böyle başlarsın.
İlçenin meydanına gitmek istemediğinde biraz dışarıda kalan çay bahçelerinden birine gidersin. Anayolun kenarında olmasına rağmen yeşillikler içinde olduğu için seversin burayı. Tam ortada bir büfe vardır. Büfenin önü taş döşeli bir alan, oranın tam ortasında da bir süs havuzu bulunur. Bu süs havuzunun yapıldığı zaman dışında çalıştığını gören olmaz. Yağmur sularıyla dolar, sonra o sular yeşile döner, yazın buharlaşır ve bu döngü devam eder. Havuzun az ilerisinde büyük bir çardak durur. Genelde liseli gençler tarafından kullanılan bu çardak her daim cips paketleri ve boş içecek kutularıyla doludur. Büfenin hemen yanında küçük bir çocuk parkı vardır; bir kaydırak ve salıncaklar. Bütün bunların etrafı çimenlik ve ağaçlık bir alandır. Çimenlerin üzerine serpiştirilmiş masalardan birini kestirirsin gözüne; yola en uzak, kuytudaki masalardan birini. Oturup şöyle bir etrafına bakarsın; çimenlere vuran tatlı sabah güneşine, yuvasına kırıntı taşıyan kocaman karıncaya, tependeki çam ağacına, masmavi gökyüzüne… Etraf gürültü ve çekirdek kabuğu dolmadan, sabah sakinliğinin tadını çıkarmaya çalışırsın. Akşam üzeri burası insan dolar ve şartlanmış bir şekilde çekirdek yerler. Sinemaya gidince neden patlamış mısır yenirse çay bahçesine gelince de o yüzden çekirdek yenir.
Sabahın tazeliğinde, o anın tadını çıkarmaya çalışırsın. Fırından aldığın taze simidi ve kitabını çıkarırsın. Çay söylemek üzere kafanı kaldırırsın ve büfeyi işleten abinin sana doğru yaklaşmakta olduğunu görürsün. Orta yaşlı bir çift işletir burayı. Her sene, havalar ısınınca açar, soğuklar başlayınca kapatırlar büfeyi. Zayıf, orta boylu adam her sabah gelip büfeyi açar, çayı demler, masaları hazırlar. Sana doğru yaklaşırken ağzındaki sigaraya yine hafif gülümseyerek bakarsın. “Acaba bu sigarayla mı yatıyor?” dersin. Gün boyunca ağzının kenarında duran bu sigaranın beyaz kısmı yavaş yavaş küle döner, kül uzar, artık kendini taşıyamayacak duruma gelince de düşer. Sanki sihirli bir şekilde sigaranın yenisi çıkar çünkü sigarayı değiştirdiğine kimse tanık olmamıştır. “Günaydın, bir açık çay,” dersin. Bir şeyler mırıldanır. Günaydın dediğini tahmin edersin. Gider çayını getirir.
Kitabını açıp kaldığın yerden devam edersin. Bu sırada tek tük insanlar gelmeye başlar. Uzaktaki masalardan bağırarak çay isterler. İnsanlar gelmeye başlayınca televizyonu açar büfeci abi. Bir müzik kanalı seçer. Sözleri, sözlükten rastgele kelime seçerek yazılmış gibi duran bir şarkı çalmaya başlar. Beynin ister istemez anlamlandırmaya, aralara kelimeler ekleyerek uyumlu cümleler yaratmaya çalışır. Beyninin iki parça olduğuna sevinirsin, yarısına bu işi verirsin. Diğer yarısıyla kitabını okumaya çalışırsın. Sonra parka iki erkek çocuk gelir. Birinin on, diğerinin beş yaşlarında olduğunu tahmin edersin. Küçük olanın, derdini konuşarak değil de ısırarak anlatmaya çalıştığını fark edersin. Büyük olan da konuşarak değil de, vurarak karşılık verir. Sonra masalardan birinden kalkan bir adam bu şiddete bir son vermek için tekmeler savurarak çocukları kovalar. O sırada ortalığı inleten kornasıyla bir kamyon geçer. Kaza mı oluyor diye bakarsın ama şoförün büfeci abiye selam vermeye çalıştığını anlarsın. Bir iç çekip tekrar kitabına dönersin. Kitapta, seni her seferinde sarsan o düşünceyle tekrar karşılaşırsın: Acaba bir simülasyonda olabilir miyiz? Gördüğümüz her şey bu simülasyonun kodlarından ibaret olabilir mi? Soru üzerine biraz kafa yormak için orada durur ve başını kaldırıp etrafına bakarsın. Televizyondaki şarkıya dikkat kesilirsin, beyninin yarısı hâlâ onunla uğraşmaktadır. Büfeci abinin sihirli sigarasını, ısıran çocuğu, tekmeleyen adamı, düğündeki çorbayı, eczaneyi düşünürsün. Sonra bu simülasyonu tasarlayanın yaratıcılığını sorgularsın. Sonra kafanı sağ tarafa çevirince tombul sarman bir kedi görürsün. “Sen de nereden çıktın?” desin. Onu ürkütmemek için hafifçe elini uzatırsın, hemen gelir. Önce eline, sonra koluna sürtünür. Sonra kucağına atlar, omzuna çıkar, arsızca üzerinde dolaşır. O an uzaktan bir patlama sesi gelir. Kafanı sesin geldiği yöne doğru çevirince kedi kaybolur. Ne olduğunu anlayamazsın. Adını Schrödinger’in Kedisi koyarsın.
Burada kedi, köpek gibi hayvanlar pek muteber sayılmaz. Baksan da bakmasan da yoktur onlar. Kedi, köpek para getirmez çünkü. Burada veterinerlerin işi daha çok koyun, keçi, inek gibi hayvanlarladır. Eti, sütü kıymetlidir bu hayvanların. Sen de alırsın bu sütten. Yine bir gün süt almak için köydeki o ailenin yanına gidersin. “Süt yok şimdi,” derler. “İnek hamile.” Süt bulamadın diye üzülürsün ama doğacak olan minik danayı düşünmek hoşuna gider. “Karı-koca şimdi bebeğe hazırlanıyorlar yani,” dersin gülerek. Kadın, söylediğini anlamaz gözlerle kendi kocasına bakar. “Kocası yok ki, bir tane hayvanımız var bizim,” der. “Nasıl hamile kaldı o zaman inek?” dersin. Kadın biraz kızarır. Kocası bir iş bahane edip gider. Sonra kadın anlatır durumu. Veteriner gelip, uzun bir eldiven geçirdiği elini ineğin rahmine sokarak, hap şeklindeki dölü oraya bırakırmış. Hep böyle yapılırmış: Veteriner gelir, ineği döller, inek hamile kalır, bebek doğar, süt emmesi için önce biraz bebeğe müsaade edilir, sonra sütün çoğu satılmak üzere ayrılır, inek süt üretmeye devam etsin diye sürekli sağılır, sonra bu süt sütçüye satılır, sütçü diğerlerinden topladığı sütlerle bunu karıştırır ve götürüp satar. Bunları dinlerken boş boş baktığını gören teyze, “Çay koymuştum, gel sen de bi bardak iç,” der. Tek katlı evin balkonunda çayını beklersin. Gelen çayı eline alıp bakarsın bir süre. “Acaba bu çay bize gelene kadar ne maceralar yaşadı?” dersin içinden. Sonra çaydan bir yudum alırsın. Şeker koymadığın çayın tatlı olduğunu fark edersin. “Demin içine şeker koyarız biz, daha güzel olur,” der teyze. Şekerin zehir olduğu söylemlerinin henüz bu köye uğramadığını görürsün. İkinci çayı kibarca reddederek müsaade istersin. Aklında eşi olmadan hamile kalmış inek, ağzında şekerli çay tadıyla oradan ayrılırsın.
Eve gelince elini yüzünü yıkayıp biraz toparlanmak istersin. Banyoya gider, lavabonun başında durup bir-iki saniye ne yapacağını düşündükten sonra musluğun kolunu kırmızı tarafa çevirirsin ki soğuk su aksın. Yüzünü yıkayıp biraz ferahladıktan sonra mutfağa gidip bir papatya çayı demlersin. Fincanı alıp içeri gider, gün batımını izlemek için cam kenarındaki koltuğa kurulursun. Bir gökyüzüne, bir elindeki çaya bakarsın. Çayın üzerinde kalan papatya tanelerinden şekiller çıkarıp fal bakmaya çalışırsın. Papatya isyan edip “Siz de iyice falcı yaptınız bizi!” der. Kızaran gökyüzüne bakarsın tekrar. Bu sefer bulutlardan şekiller çıkarmaya başlarsın. Gözlerini kapatır, buradan sonra gideceğin şehri hayal edersin. Bütün detaylarıyla kafanda canlandırırsın bu şehri. Uzun hayallere dalarsın, saatler geçer böyle.
Her geçen gün kendini daha da yalnız hissettiğin bu yerde sık sık hayallere dalarsın böyle. Hissettiğin yabancılık ve buranın insanı uyuşturan sıkıcılığı seni sonunda derin bir tefekküre sevk eder. Hiç düşünmediğin kadar düşünür, hiç fark etmediğin şeyler fark edersin. Beğenmediğin bu yer Hira Dağı’na dönüşür, her gün yeni bir aydınlanma yaşarsın. Kendini dipte hissettiğin bu yerden çıkmanın bir yolunu arar ve sonunda bulursun.
Sonra gözlerini açar camdan dışarı bakarsın. Hayalini kurduğun şehirdesindir. Oturduğun koltuk, elindeki fincan, dışarıdaki manzara değişmiştir. Sen de artık eski sen değilsindir. Yıllar öncesini, Çakıltaşı’nı düşünürsün. O da, şimdiki seni bugünlere getiren parçalardan biriydi. İnsanın en çok sıkıntılı zamanlardan geçerken büyüdüğünü hatırlar ve içinden Çakıltaşı’na teşekkür edersin.